BÖLGESEL COĞRAFYA

BÖLGESEL COĞRAFYA

Bölgesel ve genel coğrafyalar aslında birbirini tamamlayıcıdır ve coğrafyanın bu iki kısmı arasındaki dengeyi korumak önemlidir. Bölgesel coğrafya çeşitli alanları ayrıntılı olarak inceleyip, örnek olayları ele alırken çok sayıda konu arasında da bağıntılar kurmak zorundadır fakat genel kurallar geliştiremez. Genel (sistematik) coğrafya ise belirli bir zamanda bir özelliği daha geniş bir bakış açısıyla inceler ve belirli bir zamanda bir konuyu etkileyen faktörler üzerinde durur, böylece de genel kurallar geliştirebilir.

Bölgesel ve sistematik coğrafyaların birbirlerini tamamlayıcılığı bölgesel coğrafyanın çok miktarda bilgi sağlayarak, her bölgeye ayrı ayrı gidemeyecek olan genel coğrafyacıya katkıda bulunması; buna karşılık genel coğrafyacının da bölgesel coğrafyacının çalışmalarına anlam katacak kural ve ilkeleri bir çerçeve hâlinde sunarak katkı sağlamasıdır.

Coğrafyanın tanımı üzerinde uzun uzun yazılar yazılmış, çeşitli zaman dilimlerinde değişik tanımlar geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları coğrafya kamuoyunda taraftar bulmazken ya da kısa bir süre için tutulurken, bazıları uzun süre etkisini korumuş, bazıları da zaman içinde değişime uğrayarak hep geçerli kalmıştır –örneğin Richard Hartshorne’un, kısaca, “coğrafya, mekânsal farklılıkları ve bunların nedenlerini araştıran, inceleyen bilim dalıdır” diye özetlenebilecek tanımıdır. Bu tanım daha sonra coğrafyanın “mekânsal farklılık ve benzerlikleri nedenleriyle birlikte araştıran bilim dalı” olduğu şeklinde geliştirilerek sürekliliğini hep korumuştur.

Coğrafya uzun zamandır birbiriyle karşılıklı ilişkili ama karşıtmış gibi görünen dallara ayrılmıştır:

Fiziki coğrafya karşısında Beşerî coğrafya

Bölgesel coğrafya karşısında Genel coğrafya

Tarihi coğrafya karşısında Çağdaş coğrafya

Determinist coğrafya karşısında Possibilist coğrafya

Bunların alt dalları hâlinde de çeşitli konular (jeomorfoloji, klimatoloji, nüfus coğrafyası, yerleşme coğrafyası vb.) şeklinde ayırım sürüp gitmektedir. Aslında tüm bu dallar, coğrafyanın farklı düşüncede olan coğrafyacıların konularını farklı yollardan incelemelerine izin verdiğini göstermektedir. Daha da önemlisi, tüm bu dallarda araştırma yapanları coğrafyacı kılan ve başka bilim dallarındakilerden ayıran ortak bazı şeylerin bulunduğunu da göstermektedir. Fakat asla unutulmaması gereken husus coğrafyadaki her bir konunun –soyut anlamda- her coğrafyacı için aynı önemi taşımadığı ve “yeryüzündeki olguların karşılıklı ilişkilerinin incelenmesi olan” coğrafyada yalnızca iki yolun, iki bakış açısının var olduğudur:

Olguları genelde inceleyen, teori ve kurallar geliştiren sistematik ya da genel coğrafya (başka bir deyişle de konusal coğrafya);
Olguları, adına “bölge” denilen belirli mekân birimlerinde ayrıntılarıyla inceleyen özel coğrafya, yani bölgesel coğrafya.

Önemli olan husus genel coğrafya konularının da bölgeye dayandırılacağıdır. Örneğin klimatolojide dünyanın her bir iklim bölgesindeki iklim olayları incelendiğinde zaten bölgesel coğrafya da yapılmış olacağıdır. Benzeri konular coğrafyanın fiziki ya da beşerî tüm konuları için geçerlidir: Tarım coğrafyası tarım bölgelerini, turizm coğrafyası turizm bölgelerini ele almadan tam bir coğrafi inceleme sayılamayacaktır.

1.1. Bölgesel Coğrafya ve Gelişmeler

MÖ 3’üncü yüzyılda Eratostenes’in coğrafya terimini kullanmasından sonra, Romalılar zamanına kadar, bir anlamı olan fizikî ve beşerî bölgeler ayırma yolundaki araştırmalar yerli yerine oturmuş ve hazırlanan haritalar da sık sık iklim zonları kavramıyla bağlantı kurularak oluşturulmuştu. Örneğin Batlamyus (ClaudiusPtolemy, MS 90-168) Geographike Huphegesis adını taşıyan kitabında dünyayı bölgelere ayırmıştı. Ancak, coğrafyada “sistematik” (genel) bakış açısıyla “bölgesel” (özel) bakış açılarının varlığını ve bunlar arasındaki ayırımı yapan ilk Bernhard Varenius (1622-1650) olmuştur. Varenius GeographiaGeneralis adlı kitabında hem iki bakış açısını ele almış ve hem de “özel coğrafya” dediği, günümüzün bölgesel coğrafyasının temellerini atmıştır. Filozof Emmanuel Kant da coğrafyanın önemini “bölgesel coğrafya”yla özdeşleştirerek, “tarihçilerin zamanı devrelere ayırmalarını coğrafyacıların mekânı parçalara bölmesiyle” karşılaştırmıştı.

Modern coğrafyanın kurucuları A. Von Humboldt ve C. Ritter de bölge üzerinde durmuşlar, onların koydukları temeller üzerinde yürüyen Alman coğrafyacılar tarafından da “bölge” ondokuzuncu yüzyıl boyunca enine boyuna tartışılmıştı. Bu coğrafyacıların başında da F. Von Richthofen geliyordu. Von Richthofen “sistematik coğrafyanın gerçek amacının belirli alanlardaki olguların karşılıklı nedensel ilişkilerinin anlaşılması” olduğunu vurguluyor, bu anlayışın onun koroloji dediği “tek tek bölgelerin yorumlanmasına uygulanacak ilkeler olarak açıklanabileceği”ni ekliyordu. Onu izleyen A.Hettner de bölgesel coğrafyayı savunmuş ve coğrafyayı sistematik ve bölgesel coğrafyaların bir bileşimi olarak görmüştü (Hartshorne 1939). Ama başka ülkelerde de bölgesel coğrafyanın önemi üzerinde duruluyordu; örneğin İngiliz coğrafyacı Sir Halford Mackinder, 1887’de, bölgesel coğrafyanın “yerel olarak değişiklik gösteren çevrelerin, bu çevreler üzerindeki etkilerin izlerini süren esas özelliği”dir diyerek coğrafyanın temeli olduğuna dikkat çekiyor; 1903’de de Herbertson’un “doğal bölgeler”le ilgili makalesi yayınlanıyordu.

Bölge, öteden beri coğrafyada büyük önem taşımışsa da, özellikle Paul Vidal de la Blache (1845-1918) ile birlikte daha da fazla ağırlık kazanmıştır (Picardie’yi ele alan gibi bölgesel monografyaları dışında, 1910’da Fransa’nın bölgesel ayırımını yeniden yapmıştı). Vidal, Ritter’inkine benzer bir görüşle coğrafyanın odak noktası olarak “içinde kültürel ve doğal olguların birlikte incelenebilecekleri” bölgeyi alıyor ve her bir bölgeyi “insan ile fiziksel çevresi arasındaki karşılıklı etkilenmenin biricik açıklaması olarak” kabul ediyordu. Bölgesel coğrafya kavramının gelişmesinde öncü olan Vidal’in etkisindeki diğer coğrafyacılar yoluyla bölgesel coğrafya 20. yüzyıl başlarından 1950’lere kadar da neredeyse bir Fransız coğrafi bakış açısı hâline gelmişti. Bilimsel çalışmalara esas olabilecek bilgi birikiminin de belirli bir düzeye erişmesiyle 1900’lerden itibaren belli başlı ülkelerde bölgesel coğrafya çalışmalarının iyice arttığı görülmektedir.

1.2. Günümüzde Bölgesel Coğrafya

1960’lı yıllarda coğrafyada teori arayışlarının hızlanmasıyla “klâsik” olarak nitelenen tarzda bölge çalışmalarına eleştiriler getirilmişse de, coğrafyanın “bölgesel” odak noktası, bölgesel bakış açısı asla yok olmamıştır. Haggett’in (1965) dediği gibi:

“Bölgeler, coğrafyada en merkezi konumu işgal etmişler ve coğrafi literatürde de artık “klâsik” olarak nitelenen çalışmaların çoğunu bölgesel monografyalar oluşturmuştur. Her ne kadar bölgeler bazen ağır bir top ateşine tutulmuşlarsa da … coğrafi bilgileri düzenlemede, organize etmede en mantıklı ve en doyurucu yollardan birisi olmayı da sürdürmektedirler.”

Değişen bölgelerin yarattığı karmaşık mozaiğin anlaşılması, en iyi bir şekilde, her bölgenin ayrı ayrı geçmişi, bugünü ve gelecekteki olası özelliklerini etkileyen belirli bazı kritik karşılıklı etkilenmelerin göz önüne alınmasıyla olabilecektir. Bölgenin geçmişi, bölgenin karakterini kazanmasında orada yaşayan insanların oynadığı egemen rolü ifade eder. İnsanlar benzer doğal çevrelere farklı yollardan tepkide bulunur, tavır alırken, doğal çevrenin her bir unsurunun gelişme açısından farklı potansiyele sahip olduğunu düşünürler. Örneğin Büyük Sahra’nın kenarları göçebe halkların günümüze kadar süren yaşam alanı olarak kalırken, Pakistan’daki çöller daha 19. yüzyıl sonlarında İngiliz mühendisler tarafından tarımsal iyileştirme alanı olarak ilan edilmişlerdi. ABD’nin Los Angeles şehrinin yayılma olgusu da bir çöl çevresine şehirsel tepki olmuştur –bunlar insanın çevreyi etkilediğine ilişkin örneklerdir. Buna karşılık, farklı çevrelerde birbirine benzer yerleşme kalıpları, insan örgütlenmeleri meydana gelebilir. Örneğin çok büyük bir alan kaplayan ABD’de ülke sınırları içinde kalan kurak, nemli, subtropikal ve ılıman iklim çevrelerinde benzer ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemler gelişmiştir.

Bir bölgenin sahip olduğu özellikler de içinde yaşayan insanlar üzerinde etkili olabilir. Her bir bölge içinde insan faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bir çevredir. Bir bölgede yaşayan insanlar yalnızca onun özelliklerini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda da doğal çevre tarafından kabul ettirilmiş sınırlar içinde ve orada işleyen ekonomik, toplumsal ve siyasal sistemlere göre yaşar ve çalışır ve karşılığında da bölgeye kendi karakterini kazandırırlar. Böylece, görüldüğü gibi, iki yönlü bir süreç işlemektedir. Bölgelerin ayırt edici özelliklerini yaratmada insanlar başlıca gücü oluştururken, kendileri de başka unsurlar tarafından yaratılmış bölgesel özelliklerden etkilenirler.

Hiçbir bölge ayrı bir kimlik, ayrı bir bütünlük hâlinde değildir ve her bir bölge diğeriyle küresel siyasal, ekonomik ve kültürel değişimleri teşvik edecek süreçler yoluyla etkileşim hâlindedir. Ayrıca, dış ve iç güçlerin uzun bir zaman boyunca bölge üzerinde yarattığı baskıların etki derecesindeki değişimler bölgenin karakterini de değişime uğratırlar.

1.2.1.Literatür

Coğrafyanın sistematik bölümleri başka bilim dallarının araştırma alanlarıyla geniş ölçüde üst üste geçtiği ve özellikle konuların sınırlarına denk düşen araştırmaların çoğu coğrafyadan oldukça uzak kalabildiği hâlde, bölgesel kavramların coğrafyadaki merkeziliği konusunda çok az tartışma ortaya çıkmıştır. Bölgesel coğrafya geleneksel olarak coğrafyanın çekirdeğini oluşturmuştur ve gerçek anlamda da esas karakterini yansıtmaktadır. Coğrafyacı olmayanlar için de “coğrafya, bölgesel coğrafyadır”.

Doğal olarak, bölgesel kavramın eskiden beri tartışıldığı coğrafya metodolojisiyle ilgili kitaplar (örneğin Hartshorne 1939, 1959) dışarıda tutulursa, önemine rağmen bölgesel coğrafyanın amacı, felsefesi ve metodolojisiyle ilgili kitap çapında yayınların çok az olduğu görülür. Bununla birlikte, bunlardan bazıları oldukça yeterlidir. Örneğin R. Minshull’unRegionalGeography: TheoryandPractice (1967) adlı kitabı bunların başında gelir. Tüm coğrafya içinde bölgesel coğrafyanın durumunu açıkça ortaya koyan bu kitap hem analitik hem de tarihseldir. Dickinson (1976) da benzeri bir değerlendirmeyi bölgesel kavramı Amerikan coğrafyasının önde gelenlerinin görüşlerine göre yapmaktadır. Son olarak, Fransız coğrafyacı Paul Claval 1968’de yayınlanan kitabında bölgesel coğrafyayı değişik mekân ölçülerinde değerlendirip, ülkelerle bağlantılandırırken, 1993’de Fransızca, 1998’de de İngilizce çevirisiyle yayınlanan Bölgesel Coğrafyaya Giriş adını verdiği kitabında ise bölgesel coğrafyaya alışılmışın dışında çok farklı bir şekilde yaklaşmaktadır. Bölgesel coğrafya tartışmasına az yer verilen kitabında kısmen bölge bilimcilerin matematiksel yaklaşımlarını kullanırken, daha çok “mekânın bölgesel örgütlenmesi” olarak aldığı bölgesel coğrafyaya “gelişmişlik-azgelişmişlik” açısından bakarak konuyu örnek olaylarla değerlendirmeye çalışmaktadır.

Buna karşılık, “bölge”nin çeşitli özellikleri, yapısı, sınırları, meydana getirdiği sistemler (Hall 1935; James 1952; Ackerman 1953; Robinson 1953; Whittlesey 1954; Platt 1957; Gilbert1960; Grigg 1965; Folke 1965; Juillard 1962 ve 1977; Lewis 1968; Vallega1982 vb.) bölge kavramının ve bölgesel coğrafyanın geçirdiği değişimler, sorunları ve eleştiriler (Wrigley 1965; McDonald 1966; Fisher 1970; Paterson 1974; Pudup 1988; Johnston ve diğ. 1990), “mekân”, “yer” gibi başka kavramlarla ilişkileri (Couclesis 1992; Seddon 1997) çok sayıda coğrafyacı tarafından makale düzeyinde ele alınmıştır. English ve Mayfield’in (1977) derlediklerine benzer yayınlarda da bölgeyle ilgili çeşitli makalelere yer verilmiştir. Ayrıca, sistematik konuların bölgesel ele alınışında da çok sayıda örneğe rastlanır. Bunların en temel öneme sahip olanlarından yalnızca makale olarak birkaçı, geçmişten bu yana, Brunhes’ün(1895) sulama; Jonasson (1925), Hartshorne ve Dicken (1935), Whittlesey (1936) ile Chisholm’ün (1963) tarım bölgeleri; Strong’un (1937) sanayi bölgeleriyle ilgili çalışmaları verilebilir; ancak bu tür çalışmaların bir döküm yapılamayacak kadar sonsuz sayıda çoğalmış ve çok çeşitlenmiş olduğunu yinelemek gerekir.

Bölgesel çalışmaların çoğu, özellikle beşerî coğrafya bakımından çok çabuk eskiyebilmektedir. İşte bu nedenle de Hurst (1972) “bölgesel kavram, dinamik dünya sisteminin parçası değil, belirli bir zamanda yalnızca bir nokta için geçerli olan, gerçeğe durağan bir bakış olduğu”nu ileri sürebilmektedir. Bununla birlikte, bölgesel çalışmalar yapıldıkları tarihteki durumu ortaya koydukları için daha sonraki karşılaştırmalara zemin oluşturabilmekte, meydana gelen değişimler bakımından karşılaştırma olanağı sağlayabilmektedirler. Çeşitli devrelerde yapılan çalışmaları içine alan bölgesel coğrafya literatürünün kapsamı sistematik konularınkinden çok daha geniştir ve bu yüzden de hem konuya hem de bölge ya da mekâna göre sınıflandırmayı gerektirirler.

Günümüzde bölgesel coğrafyayla ilgili –bazıları biraz önce belirtilen- hem genel ve hem de yerel çalışmaların sayısı çok büyük boyutlara erişmiştir. Dergileri ve içinde çıkan yazıları sıralamanın olanağı yoktur. Bununla birlikte, coğrafyada bölgesel coğrafyanın temellerini ortaya koyan ve asla eskimeyecek bazı yayınlar da vardır. Bunların başında da modern bölgesel coğrafyanın öncüsü Paul Vidal de la Blache’ınTableau de la Géographie de la France (1903) ve Géographie Universelle’i (1927-1955 arasında L. Gallois tarafından sürdürülmüştür) gelir.

Ders kitapları arasında dünya bölgesel coğrafyası adını taşıyanlar da oldukça önemli miktarlara varmıştır; ama bunların en önemli dezavantajı çabuk eskiyebilmeleridir. Özellikle 1990’lı yıllarda SSCB’nin dağılması ve Doğu Avrupa’nın kapitalistleşme ve batıyla bütünleşme süreci içine girme çabaları, Balkanlardaki parçalanmışlığın daha da büyük bir parçalanmışlığa dönüşmesi, daha az etkili olarak Asya ve Afrika’daki gelişmeler, aynen haritalar gibi, bölgesel coğrafya ders kitaplarının sürekli yenilenmesini zorunlu kılmaktadır.

Geçmişteki dünya bölgesel coğrafya kitapları arasında Morris ve Freeman’ın (1972) World Geography; Wheeler, Kostbade ve Thoman’ın (1975) RegionalGeography of the World: An IntroductorySurvey; Heintzelman ve Highsmith’in (1973) World RegionalGeography; Stembridge’in (1974) The World: A General RegionalGeography; Russell, Kniffen ve Pruitt’in (1969) CultureWorlds gibi kitapları önde gelenlerdir. Bunlardan bazıları yenilenerek tekrar tekrar fakat bazen yazarlardan birisi değişerek yayınlanmıştır. Amerikalılar yakın yıllarda dünya bölgesel coğrafya kitapları üzerinde durmaya ve renkli yayınlar yapmaya başlamışlardır. Bunlardan H.deBlij ve P.O.Muller’in (1997) kitabı “gümüş yıldönümü”nü kutlamıştır. Birçok yayınevi bölgesel seriler çıkarmaktadır. Örneğin LongmanLandscapes bakışı altında ülkelerin birçoğu üzerinde bölgesel coğrafya kitapları yayınlamıştır (örneğin Birdsall ve Florin 1992; Heathcote 1975 gibi).

Dünyanın küçük alt-bölgeleri üzerine ünlü coğrafyacıların ayrıntılı bölge çalışmaları yayınladıkları da bilinmektedir. Örneğin M.R. Shackleton’ın (7.baskı Longmans 1964) Europe RegionalGeography’si ve Jean Gottmann’ın A Geography of Europe’u (4. baskı Rheinhart, Holt ve Winston 1969) bunlar arasında en ünlüleridir. Shackleton ve diğerlerinin kitapları bölgeler ve altında ülkeler olarak bir bakış açısına sahipken, Gottmann’ınki bir ayrıcalıktır ve holistik bir yaklaşıma sahiptir.

Bu kitabın konusunu oluşturan Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Adalarıyla ilgili yayınlar ya ayrı ayrı kitap hâlinde yapılmış ya Pasifik veya Okyanusya başlığı altında toplanarak ya da Asya’nın bir bölgesiyle birleştirilerek yapılmıştır. Güney Pasifik ile ilgili olarak C. H. R.Taylor’ın A Pasific Bibliography: Printed Matter Relating to the Native Peoples of Polynesia, Melanesia and Micronesia (ikinci baskı 1965) literatür bakımından iyi bir başlangıç sayılabilirse de, kitap Avustralya’yı dışarıda bırakarak bölgedeki yerli halklarla ilgili yayınları sıralamaktadır. Buna karşılık, Avustralya ile ilgili D. H. Borchardt’ın Australian Bibliography: A Guide to Printed Sources of Information (üçüncü baskı 1976) da bu ülke üzerine ayrıntılı bibliyografya sunmaktadır.

Güney Pasifik ya da Okyanusya üzerine yayınlanan çeşitli kitapların başında gelenlerden birisi ilk kez 1960’da yayınlanan K.W. Robinson’un (1974) Australia, New Zealand and the Southwest Pasific adlı kitabıdır. Daha çok bölgesel açıdan bakılan kitapta sistematik konulara çok az yer verilmiş, Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Adaları bölgeler hâlinde ele alınmıştır. Cumberland’ın (1968, dördüncü baskı) Southwest Pacific: A Geography of Australia, New Zealand and Their Pacific Island Neighbors adlı kitabı kültürel bakımından uzak toplumların coğrafi bakımdan yakınlıklarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalışırken, Rose’un (1966) Dilemmas Down Under: Australia and the Southwest Pacific’i bu konuda daha başarılı olmaktadır. T.L. McKnight’ın (1995) Okyanusya’yı ele alan kitabı da hemen hemen en yenilerden birisidir. O.W. Freeman’in derlediği (1951’den sonra çeşitli baskıları yapılmış) Geography of the Pacific’te yer alan 19 yazıda daha çok adalara önem verilmekte, Avustralya ve Yeni Zelanda üzerinde daha az durulmaktadır. Spate de (1956) aynı bölge hakkında bir kitap yayınlamıştır.

Avustralya üzerine de çok sayıda yayın yapılmıştır. Bunlardan bazıları ülkeyi bütünsel olarak ele alırken (Taylor 1959; Spate 1968; McKnight 1970; N. ve A.Learmonth 1972; Raymond 1979; Heathcote 1975, 1994; Walmsley ve Sorensen 1993; Löffler ve Grotz 1995 gibi), bazıları da tek bir konu üzerinde durmaktadır (Heathcote ve Mabbutt 1988; Hofmeister 1988 gibi). Buna karşılık bir kısmı da çeşitli makaleleri içeren derleme (reader) türü yayınlar (Dury ve Logan 1968; Jeans 1986 ve 1987 –ilki 1977 idi) hâlindedir.

Yeni Zelanda’yı ele alan standart coğrafya kitapları arasında K.B. Cumberland ve J.S.Whitelaw’un (1970) New Zealand adlı kitapları ile R.D.Mayhill ve H.G.Bawden’in (1966) hazırladıkları New Zealand Geography hemen hemen ilk olanlardır (yukarıda sıralanan, Pasifikle birlikte alınanlar dışında)başta gelmektedir. Son olarak, Pasifik adalarının çeşitli kısımları da ayrı ayrı değişik kitaplara konu olmuşlardır. Örneğin B.Malinowski’nin (1965) mercan bahçelerini, H.C. Brookfield ve D. Hart’ın (1971) Melanezya Adaları’nı ve K. Brower’ın (1981) Mikronezya’yı ele alan kitapları en dikkati çekenlerdir.

1.3. Bölgelerin Belirlenmesi

Coğrafyada bölgeleri belirlemede önceleri genellikle doğal koşulların kriter olarak alındığı görülür; kuşkusuz bunda determinist görüşün de etkisi olmuştu. Böylece, ya “doğal bölgeler”den ya da ekvatoral, Muson ya da Akdeniz bölgeleri gibi, bir ya da daha çok çevresel koşulun ağırlığını hissettirdiği belli başlı alanlardan (fiziki, beşerî ve ekonomik özellikleriyle birlikte) söz ediliyordu.. Böyle bir yaklaşımda, söz konusu bölge kendi başına bir bütünlük oluşturuyorsa ve dünyanın geri kalan kısımlarından farklılaşıyorsa coğrafi bakımdan incelenmeye değerdir. Gerçekten de bu tür bir ayırım mekânı bölme yollarından birisi olabilir; fakat coğrafi bölgelerin belirlenmesinde, insanın gittikçe artan etkisi de dikkate alınırsa, yeterli olmadığı da açıktır. Bununla birlikte, temel karakterin fiziki bir unsurun türdeşliğine dayandığı bölgeleri ayırt etmek de hâlâ mümkündür. Tek bir unsurun türdeşlik gösterdiği mekân birimlerinin ayırt edilmesiyle de şekilsel (formal) ya da türdeş (homojen) bölgelerden söz edilmiş olunur. Bunlar, belirli tek bir özelliğin tekdüzeliğine dayanırlar: Sayım bölgeleri, daha büyük bölgeler içindeki tali bölgeler ya da Türkiye’de “seçim bölgeleri” ve Devlet İstatistik Enstitüsü’nün “tarım bölgeleri” şekilsel bölge örnekleridir. Bunlar, istatistik bilgi toplamak ve geniş ölçekli bölgesel karşılaştırmaları kolaylaştırmak amacıyla tasarlanmışlardır; fakat idari bir fonksiyonları ya da herhangi bir nodal (çekirdeksel/düğümsel) merkezleri yoktur. Diğer yandan, mekânın örgütlenmesinin daha iyi anlaşılabilmesi için işlevsel (fonksiyonel) bölgeler ayırımının daha uygun olacağı ileri sürülmektedir. Örneğin, “şehir bölgeleri” denildiğinde işlevsel ilişkiler açıkça hissedilmektedir. Bir şehir bölgesi şehrin çevresinde yer alan, hem şehrin dükkânlar, mesleki hizmetler vb.’ni sağlayarak hizmet verdiği ve hem de karşılığında gıda maddeleri, su, işgücü vb. sağlayarak şehre hizmet eden alandır. Fakat işlevsel bölgelerde karmaşık karşılıklı ilişkilerin uzantısının, başka sözcüklerle de bölgenin sınırlarının ölçülmesi önemli bir sorundur.

Giderek “daha küçük bölgelere ayrılamayacak hiç bir mekân parçası yoktur” fikrinin ağırlık kazandığı görülmektedir. Bir odadan başlayıp bir ülke-devlete, hatta yerküreye kadar uzanan her yer artık bir bölge olarak kabul edilebilmektedir. Bu tür bölgeler arasında ulus devletler de yer alırlar. Küresel âlem içinde de bölgeler yerelden başlayıp kıtasala kadar uzanan çeşitliliktedir. Bunları çeşitli aşamalarda ele alabiliriz: Örneğin belli başlı dünya bölgeleri birkaç ülkeyi içine alarak bir kıtanın büyük bir kısmını ya da tümünü içine alabilen bölgelerdir. Bu bölgeler çeşitli yazarlara ve çeşitli kriterlere göre değişik biçimde ayrılabilmektedir; hatta çokları bütünüyle dünyaya “gelişmiş” (ya da “sanayileşmiş”) ve “gelişmekte olan” şeklinde iki bölge olarak bakma eğilimindedir ve “gelişmişlik-az gelişmişlik” ya da “gelişmekte olmayı” ayırt etmede birçok faktör kullanılmaktadır.

Coğrafyacıların dünyayı küresel bölgelere ayırırken izledikleri genelde birbirine benzer, özelde ise bazı farklılıklar gösteren bölge ayırımları vardır: Örneğin, en yakın zamanlı bölgesel coğrafya kitaplarından “Dünya Bölgesel Coğrafyası”sında H.de Blij ve P.Muller (1997) 12 bölge ele almaktadırlar: Avrupa, Rusya, Kuzey Amerika, Orta Amerika, Güney Amerika, Kuzey Afrika/Güneybatı Asya, Sahra-altı Afrika, Güney Asya, Doğu Asya, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Pasifik Âlemi gibi.

Uygulamalar

1) Öğrencinin, bölgelerin belirlenmesi ile ilgili olarak, bir atlas üzerinde dünyanın küresel bölgelere nasıl ayrıldığını incelemesi yararlı olacaktır. Böylece, hem fiziki hem siyasi haritaları incelemesi, farklı bölge ayırımlarını kavramasına yardımcı olacaktır.

Bölüm Özeti

Çeşitli dallara ayrılmak coğrafyada kesinkes katı bir ayırım olacağı anlamına gelmeyecektir: Fiziki ya da beşerî olsun, genel ya da sistematik coğrafyanın, coğrafyanın doğası gereği birçok konunun mekâna dayandırılacağı zaten ortada olduğuna göre, bölgesel bir temelinin mutlaka olması gerekmektedir. Nüfusun, yerşeklinin, iklimin, ekonomik faaliyetlerin vb’nin incelenmesi bir mekâna dayandırılacaktır. Bölgesel ve genel coğrafyalar aslında birbirini tamamlayıcıdır ve coğrafyanın bu iki kısmı arasındaki dengeyi korumak önemlidir. Bölgesel coğrafya çeşitli alanları ayrıntılı olarak inceleyip, örnek olayları ele alırken çok sayıda konu arasında da bağıntılar kurmak zorundadır fakat genel kurallar geliştiremez. Genel (sistematik) coğrafya ise belirli bir zamanda bir özelliği daha geniş bir bakış açısıyla inceler ve belirli bir zamanda bir konuyu etkileyen faktörler üzerinde durur, böylece de genel kurallar geliştirebilir. Bölgesel ve sistematik coğrafyaların birbirlerini tamamlayıcılığı bölgesel coğrafyanın çok miktarda bilgi sağlayarak, her bölgeye ayrı ayrı gidemeyecek olan genel coğrafyacıya katkıda bulunması; buna karşılık genel coğrafyacının da bölgesel coğrafyacının çalışmalarına anlam katacak kural ve ilkeleri bir çerçeve hâlinde sunarak katkı sağlamasıdır.

Buradan yüründüğünde, coğrafi yaklaşımın pratikteki sorunu bir coğrafyacı için yeryüzünün tümünden daha küçük bir kısmını mı (bölgesel coğrafya) seçeceği yoksa çok sayıda olay ya da olgu arasından (sistematik coğrafya) bir ya da birkaçını mı seçeceğidir. Her iki yaklaşım da, bilindiği gibi, geçmişten buyana kullanılmıştır. Aslında sistematik bir konu üzerinde uzmanlaşan coğrafyacıların birer de bölgeyi benimsedikleri ve o bölge hakkında özelleştikleri sık rastlanan bir durumdur –bu bölge küçük bir yerel bölge olabileceği gibi, büyük bir ülke ya da kıtasal ölçekte bir bölge de olabilmektedir. “Bölgeselcilik” ise coğrafi tasvir dışında, başka bilimler ya da siyasetçi, şehir plancısı, iş adamı vb. gibi başkaları tarafından (özellikle de şehir-bölgesi için) kullanılan bölge kavramını tanımlayan bir terim olmuştur. Minshull’a (1967) göre bu bölgeselciliğin ortaya çıkmasından bir ölçüde coğrafyacılar sorumludur; çünkü (en azından geçmişte ve şimdi de süregelerek) “bölgeleri asla tasvirden öte bir amaç için kullanmamışlardır”.

Coğrafyacılardan bazıları “halkta bazı bölgesel bağlar geliştirmenin gerekliliği”nden, yani bir bölgesel bilincin oluşturulmasından da söz etmişlerdir. Örneğin Gilbert (1951) “romancıların halkı bölge ve bölgeselcilik konusunda coğrafyacılardan daha iyi bilgilendirdikleri”ni ileri sürerek (aslında bu bölgesel coğrafyanın amacı değil bir işlevidir), “coğrafya, bölgelerin kişiliklerini tasvir ve tanımlama sanatıdır” diyerek görüşünü tamamlamaktadır (edebiyatta bölgeselciliğe bir örnek, Avrupalılar’ın yerleştikleri Güney ve Kuzey Amerika’da edebiyat çevresi koşulları bakımından ortak bir miras altında gelişen “Yeni Dünya Bölgeselciliği”dir –Jordan 1994).

Author: Raşit Tunca