AVRUPA HAKKINDA COĞRAFi BiLGiLER

AVRUPA

AVRUPA: ÇEVRESEL TEMELLER

Avrupa nedir? Sınırları nerededir? Avrupalılar kimlerdir? Sorularının yanıtları herkesin sandığından çok daha karmaşık ve tartışmalıdır. Dünyanın başka yerlerindeki bölge ayrımlarında da olduğu gibi, Avrupa da neleri içine aldığının kabul edilmiş kesin bir tanımının yapılamadığı bir “birlik”tir. Avrupa’nın sınırlarını fiziki coğrafya terimleriyle doğuda Ural Dağları, Ural Nehri ve Hazar Denizi; güneyde Kafkas Dağlarının kuzey sıraları ile Karadeniz ve Akdeniz; batıda Atlas Okyanusu ve kuzeyde de Kuzey Buz Denizi’nin (Arktik Okyanus) çizdiği kabul edilmiştir.

Bu fiziksel tanımlama uygun gibi görünse de çok sayıda kuşkucu sorulara götürür bizi: Örneğin Avrupa Rusya’yı ikiye bölmekte, bir kısmını Asya’da bırakırken, diğerini Avrupa’ya katmaktadır. Böylece de Rusya’nın “Avrupalı mı” yoksa “Asyalı mı” olduğu yoksa ikisi de olmadığımı soruları doğmaktadır. Tanımlanması konusunda zorluk çekilen yerler arasında İzlanda da vardır; Avrupa’nın bir parçası kabul edilir ve Danimarka’nın bağımsızlığını kazanmış eski bir ilidir ama Kuzey Amerika’nın bir parçası olarak görülür hep. Aslında neyin ve kimin Avrupalı olduğunun belirlenmesinde kültürel mülahazalar çok önem taşır. Bu yüzden de ataları bin yıl kadar önce Asya’dan Avrupa’ya göçen Macarlar ve Finliler, Avrupa halkları olarak kabul edilirlerken, Avrupa’ya yakın zamanlarda göç etmiş milyonlarca Asyalı ve Afrikalı “Avrupalı” olarak görülmezler.

Avrupa, küresel üyelikleri olan çok sayıda uluslararası kurumun merkezlerinin bulunduğu yerdir; aynı zamanda temelde Avrupalı üyelere sahip çeşitli örgütlere de ev sahipliği yapmaktadır. Diğer yandan, tüm kıtayı birleştirecek tek bir toplumsal ve kültürel egemenlikten söz edilememekle birlikte, belki bir Avrupa projesi olarak “Avrupa Birliği”nin günümüzdeki en başarılısı olduğu iddia edilmektedir.

Avrupa, Avrazya kara kütlesinin uzun bir yarımadası gibidir -daha küçük yarımadalar ve adaları da kendisi yaratmıştır: İngiliz Adaları; İber, İtalyan ve Balkan yarımadaları gibi. Bu birimler nehirler, boğazlar ve dağ geçitleriyle kolayca aşılarak insan tarihinde etkin bir bağlantı ağı oluşturan dar denizler ve dağ sıralarıyla birbirlerinden ayrılmıştır. Her ne kadar Atlantik kıyısı batıda Avrupa’nın tartışılmaz sınırını oluşturuyorsa da, doğuda böyle kesin belli bir sınır yoktur. Ancak, klasik dönemlerden beri Don Nehri, Volga Nehri ve Ural Dağları Avrupa’nın doğu sınırını ifade etmede kullanılmışlardır.

Avrupa yüzölçümü bakımından küçüktür. Rusya sınırından batıya Avrupa’nın toplam yüzölçümü 5 milyon km2’nin üzerindedir (Rusya’nın Avrupa kısmıyla 10.4 milyon2). Avrupa’nın karasal kesiminin kabaca yarısı Fransa’nın Atlas Okyanusu kıyılarından doğu Polonya’ya kadar uzanan ana yarımadadır. En uç kesimler bile birbirlerine o kadar uzak değillerdir. Cebelitarık’tan İskandinavya’nın Kuzey Burnu’na ya da İzlanda’dan İstanbul’a kadar yalnızca 4,025 km kadar bir mesafe söz konusudur. Buna karşılık, Kuzey Buz Denizi, Akdeniz ve Atlantik koy ve körfezleri, bunlar boyunca sıralanmış sayısız adalarla birlikte, Avrupa başka kıtalardan çok daha uzun bir kıyı çizgisine sahiptir. Eski Sovyetler Birliği (BDT) dışarıda bırakılırsa, yalnızca Karpat Dağları bölgesi kıyıdan 480 km kadar uzakta kalır ve Avrupa nüfusunun % 80 kadarı kıyıdan 160 km’lik bir mesafe içinde yaşar.
5.1. Yüzey Şekilleri

Avrupa’da dört büyük fizyografik bölge ayırt edilebilmektedir:

Kuzeybatı Dağlık Bölgesi; Avrupa’nın fizyografik bölgeleri içinde en eskisi ve en yumuşamışıdır. Dağlar ya da yaylalar iki ayrı alandan oluşur:
İsveç’in Fenno-İskandinav ya da Baltık Kalkanı, Finlandiya ve güneydoğu Norveç,
Norveç’in geri kalan kesimleri, İsveç’in en batı ucu, kuzey İngiltere, Galler ve İrlanda’nın bazı kesimleri ve İskoçya.

Bölgede denize olan düşkünlük, eğilim (Norveç kıyıları boyunca uzanan yüzlerce balıkçı köyü ya da İskoçya kıyılarındaki balık çiftlikleri gibi) hemen her yerde hissedilmektedir. Deniz manzarası da Kuzey Denizi petrol ve gaz yatakları ve bunlarla bağlantılı taşımacılık ve imalat faaliyetleri tarafından oldukça değiştirilmiştir. Her ne kadar Kuzeybatı Dağlık Bölgesi şehirsel ve endüstriyel görünümler kazanmışsa da, aynı zamanda da Avrupa’nın doğal koşullardan en fazla etkilenmiş en geniş manzara alanlarını da içermektedir. Bu doğal manzara ve güzellikler birçok rekreasyonel fırsatlar için ortam oluşturur.

Merkezi Dağlar ve Yaylalar: Bölge Batı İspanya’dan Orta Avrupa’ya (Slovakya’ya) kadar uzanan tepelik bölgelerin sürekliliği olmayan bir kombinasyonu hâlindedir. Yükseklikler 150-600 m arasında değişir; çok az yerde 1.200 m’yi bulur. En tanınmış kesimleri Fransa’da Bretagne Yarımadası ve Masif Central, Ardenler (Belçika-Lüksemburg), Almanya’da Harz Dağları ve Bohemya Tepeleri vardır.

Bölge rölyefi oldukça yumuşaktır ama çok seyrek yerleşilmiş alçak dağlık alanlarla yoğun yerleşilmiş vadi ve havzalar gibi çok farklı arazileri de içine alır. Volkanik faaliyetler bu bölgede çok sayıda aşınmış volkan konilerini yaratmış, birçok küçük havza ve vadi de bu bölge içine gömülmüştür: Fransa’da Rhone Vadisi, Fransız-Alman sınırında Rhein Vadisi, İsviçre ve Bavyera Platoları ve Avusturya’da Tuna vadisi ve de Eflak Ovası bunların en bilinenleridir. Merkezi Dağlık (ya da Hersinyen) alanlar da Kuzeybatı Dağlık Bölgesi gibi çok tutulan dinlenme alanlarıdır. Doğal yapıyla ilgili kaynakları -çok sayıda falezleri, doğal gölleri, kaplıcaları/içmelerigibi- önemli bir çekicilik unsurudur.

Güney Dağlık Bölgesi: Merkezi Yüksek Alanlar güneyden kendilerinden çok daha yüksek olan Alp Dağlarıyla (diğer yönlerden de Kuzey Avrupa Düzlükleriyle) çevrilidirler. Alp Dağları yalnızca ünlü Alpleri içine almakla kalmaz, aynı zamanda da bu büyük dağ sistemine ait olan başka sıradağları da içerirler. İspanya ile Fransa arasındaki Pireneler, İtalya’nın Apeninleri, eski Yugoslavya’nın Dinar Sıradağları, Doğu Avrupa’nın Karpatları bu Alpin sistemin birer parçasıdırlar. Güney Dağlarında en yüksek zirveler Alplerde yer alır -Mont Blanc 4,808 m gibi bir yüksekliğe ulaşır. Diğer dağ sıralarının en yüksekleri genelde 1.525 ile 2.440 m arasındadır.

Bilindiği gibi, Avrupa kıtası geçmişteki buzul çağının etkilerinin en çok hissedildiği yerlerin başında gelir. 1.5-2 milyon yıl önce başlayan buzul çağlarının 35.000 yıl önce başlayan ve 10-15.000 yıl önce maksimuma varan sonuncusunun izleri çok fazladır. Bu izler Güney Dağlık Bölgesi’nde (Finlandiya’daki yüzlerce göl, kuzeydoğu Almanya ve Polonya’da eriyen buzların taşıdığı malzemelerin yığıldığı yüzlerce kilometrelik hafif tepeler ya da Alpler üzerindeki buzul aşındırmasına bağlı olarak oluşmuş manzaralar gibi) de görülmektedir.

Güney Dağlık Bölgesi Avrupa’nın en arızalı alanlarını oluşturmaktadır. Ancak bu arızalı yapı, bölgenin en önemli turizm alanı olmasını da sağlamıştır. Özellikle Alpler, uygun kar koşulları, meydan okuyan zirveler ve korunmalı vadiler ve göllerle bileşimi hâlinde, yıl boyunca çok çeşitlitatil olanakları sunmaktadırlar.

Kuzey Avrupa Ovası ve Başka Düzlükler; Avrupa’nın yer şekillerine göre ayrılabilecek bölgelerinin en yoğun nüfuslu olanıdır. Kuzey Avrupa Düzlüğü (Büyük Avrupa Ovası olarak da bilinir) güney Fransa’dan -Pirenelerden- başlayıp kuzey Almanya üzerinden geçerek Alçak Ülkeleri aşar ve doğuda Polonya üzerinde bir “yelpaze” şeklini alarak güneybatı Rusya’ya doğru iyice sokulur. Kuzey Avrupa Ovası’nın büyük kısmı 150 m’nin altında bir yükseltiye sahiptir.

Bölgede dört geniş düzlük ayırt edilebilir:

Yapısal düzlükler; esas olarak güneydoğu İngiltere ve orta-kuzey Fransa’da (Londra-Paris Havzası), kuzey Akitanya Havzası ve güneybatı Almanya’da bulunurlar.
Birikinti düzlükleri; ancak tepe ve dağların çevrelerinde bulunurlar, bu alanlarla sınırlıdırlar. Güney Akitanya Havzası, Rhône-Saône Koridoru, Rhein Rift Vadisi, orta İsviçre, Ebro Depresyonu ve Po Ovası başlıca örnekleridir.
Kıta buzul levhalarının geride bıraktığı depozitlerin oluşturduğu düzlükler; bunlar arasında kuzey Hollanda, kuzey Almanya, Danimarka ve İsveç’in güney ucu da bulunmaktadır.
Denizden kazanılan araziler hâlindeki düzlükler; her ne kadar Danimarka ve Almanya’da da denizden kazanılan arazilerden oluşan düzlükler varsa da, bu tür uygulamalarda Hollanda ün kazanmıştır.

Avrupa’nın büyük ovası-düzlüğü yaşamsal bir üstünlüğe sahiptir: Orta ve Batı Avrupa’da nehirlerin çoğu kaynağını Alpler ve uzantısı olan dağlardan alırlar. Kuzeye doğru akan nehirlerin en büyükleri Vistül ve Oder sularını Baltık Denizi’ne boşaltırlarken, Elbe ve Rhein ise Kuzey Denizi’ne akarlar. Fransa batıya akan üç büyük akarsuya sahiptir: Seine, Loire ve Garonne; bu ülkedeki Saone-Rhone isegüneye Akdeniz’e akar. İtalya’da Po, İber Yarımadası’nda Tagus/Tajo, Ebro ve Guadalquivir, İngiltere’de Thames ve İrlanda’da Shannon da önemli akarsulardır. Doğu Avrupa’da Tuna, Don ve Volga yine belli başlı nehirleri oluştururlar.

5.2. İklim Koşulları

Avrupa’nın ılıman iklimi onun batıdan esen rüzgârların yolu üzerindeki yarımada, denizsel ve orta-enlem konumunun bir sonucudur. Bu rüzgârlar Kuzey Atlantik’in sıcağını ve nemini Batı Avrupa’ya taşırlar. Hava koşullarındaki neredeyse günlük değişimler ise alçakveyüksek basınç sistemlerinin geçişi nedeniyledir. Blok hâlde dağların bulunmayışı, her ne kadar doğuya doğru yağış miktarlarında azalma meydana gelse de, havanın ve nemin Orta ve Doğu Avrupa ovalarına akışını kolaylaştırır.

Batı Avrupa ikliminin anahtar sözcüğü güvenilirliktir. Doğuya doğru azalan yağışlar doğu Yunanistan ve doğu İspanya’da kuraklık koşullarına kadar varır. Yaz kuraklıkları bütün Akdeniz alçak kesimlerinde olağandır. En yüksek yağışlar dağlarda ve batı Avrupa’nın kıyı kesimlerinde meydana gelir ve Galler ve İskoçya’nın yüksek zirvelerinde yıllık 5.000 mm’ye varır. Ortalama yağışlar Batı Avrupa düzlüklerinde 500-750mm’dir, daha yüksek alanlarda 750-2.000 mm’ye çıkar ve doğuya doğru azalarak bazı yerlerde 250 mm’ye kadar iner.

Batı Avrupa’nın suyun etkisiyle yumuşayan iklimine “batı kıyısı denizsel” denir; Doğu Avrupa’nın ılımandan sıcağa uzanan yazları ve soğuk kış koşulları karasal iklimi oluştururken, güneydeki kurak, sıcak yazlar ve serin yağışlı kışlar Akdeniz iklimini meydana getirir. Orta Avrupa, bu alanda denizselden karasala doğru değişen etkiler nedeniyle daha sık değişen bir iklim yapısı gösterir. Yüksek yerlerde koşullar yüksek zirvelerden aşağıdaki yamaçlara doğru yükselti ve bakıya göre sıcaklık ve yağış bakımından değişiklik gösterirler. Yüksek Alplerin bazı kısımları zaten kar ve buzullarla kaplı durumdadır. Bununla birlikte, yerel deniz esintileri de kara üzerindeki, özellikle de Akdeniz bölgesinde, sıcaklıkların değişime uğramasında önem taşırlar.

Avrupa başka bütün kıtalardan çok daha yüksek oranda insanın yerleşmesine ve tarıma uygun iklimlerle donanmıştır. Orta enlemlerdeki konumu ve denizle olan özel ilişkisi orta derecede sıcaklıklar ve yeterli yağışı getirmiştir. Yalnızca yüksek enlemlerinde ve dağların yüksek kesimlerinde gelişmeye engel olabilecek marjinal ortamlar yaratır. Her ne kadar Kuzey ve Güney Avrupa arasında 40o enlemi dolaylarında bir fark doğuyorsa da yaz ayları bütün kıtada benzer ortalama sıcaklıklar sergiler: 16 ile 24oler arasında. En soğuk ayın ortalama sıcaklıkları ise güney İspanya ve Yunanistan’da 10oC’den kuzey İsveç’te -18oC’ye kadar iner.

5.2.1. İklim Bölgeleri

Wladimir Köppen’in 1900’de öne sürdüğü sınıflandırmaya göre Avrupa’da belli başlı iklim farklılıkları sert kışları olan iklimlerle (D-nemli mikrotermal) ılıman kışları olan, en soğuk ayın ortalama sıcaklığının donma noktasının üzerinde kaldığı (C-nemli mesotermal) iklimler arasında gözlenmektedir. İklim bölgeleri daha sonra ılıman yazları olan (Temmuz ortalaması 220C’nin üzeri) ve serin yazları olan (220C’nin altında) iklim tipleri şeklinde alt gruplara ayrılmaktadır. Nemli mikrotermal kategoride dört aydan az bir zaman süresinde ortalama sıcaklığın 100C’nin üzerinde kaldığı özel bir boreal iklim türü (Dc) de yer alır. Daha ılıman kış iklimleri (nemli mesotermal) de kendi içinde ılıman yazlar (nemli suptropikal -Ca) ve serin yazlar (denizsel batı kıyısı -Cb) şeklinde olduğu kadar kurak yazlar yaşanan ancak sıcak ve serin yazlar gibi çeşitleri de olan Akdeniz iklimi (Cs) gibi alt gruplara ayrılmıştır. Mevsimlik yağış kalıpları da düzenli yağışlar (f) ve kış (w) ya da yaz (s) yağışlarına göre belirtilmiştir. Böylece, örneğin, Kuzeybatı Avrupa Cbf iklim bölgesi içine girmektedir -ılıman kışlar, serin yazlar ve mevsimlere göre düzenli dağılmış bir yağış kalıbı. Ağaçların büyümesine izin veren bu iklim tiplerine ek olarak, iki de ağaçsız iklim tipi bulunmaktadır. İber Yarımadası’nın belirli bazı kesimleri potansiyel buharlaşmanın ve terlemenin yağıştan fazla olduğu step iklim bölgesi (B) olarak gözlenmektedir. Kuzey İskandinavya’da da yazlar ağaç yetişmesine uygun olmayacak kadar serin kaldığı için bu bölge de tundra iklim bölgesi (ET) içine girer.

Avrupa’nın iklim haritasında yumuşak kış ve sert kış iklimleri arasındaki sınır kuşağının orta İskandinavya’dan Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısına kadar uzandığı görülür. Alpler yumuşak kış bölgeleriyle kuzeydeki batı kıyısı iklimi ve güneydeki Akdeniz iklimini birbirinden ayırır. Keza, kuzey İtalya’daki Po Vadisi’nden Makedonya’ya uzanan bir nemli suptropikal kuşak da bulunmaktadır. Bu alanda yerel rüzgâr kalıpları ve Alplerin yarattığı topografik engel yaz aylarında Atlantik açıklarındaki hava kütlelerinin serinletici etkisini en aza indirir; kışın kutbi cephenin güneye doğru yer değiştirmesi ise denizsel etkinin bölgeye egemen olmasına ve daha yüksek sıcaklıkların sürdürülmesine izin verir. Ilıman yazlar aynı zamanda aşağı Tuna bölgesinde Bulgaristan ve Romanya’nın karakteristik özelliğidir ama burada da Atlantik ve Akdeniz’e olan mesafelerin büyüklüğü söz konusu alanın sert kış iklimi kategorisine sokulmasına yol açmaktadır. Kuzey İsveç ve Finlandiya’da bulunan boreal iklim Avrupa Rusya’sı ve Sibirya boyunca uzanan geniş tayga kuşağının batı ucunu oluşturur.

5.3. Doğal Bitki Örtüsü

Avrupa’nın doğal bitki örtüsü ve toprakları çeşitli iklim, rölyef, kayaç yapısı ve drenaj koşullarıyla sıkı bir şekilde ilişkilidir. Arazinin yoğun bir nüfus tarafından entansif kullanılışı Avrupa’nın esas-orijinal doğal kalıplarını, özellikle de bitki örtüsünü büyük ölçüde değiştirmiştir. Fakat bitki örtüsünü yalnızca insanlar değil jeolojik dönemler boyunca meydana gelen iklim değişiklikleri de değiştirmiştir.

Avrupa’yı kuzeyden güneye doğru dört ana bitki bölgesine ayırmak mümkündür:

Tundra Kuşağı; Avrupa’da, Asya ve Amerika kıtalarına oranla, tundralar çok az yer kaplarlar. Yalnızca Kuzey Avrupa’nın kutup dairesinin ötesinde şerit hâlinde uzanırlar. Başlıca türleri taşlık alanlarda likenler (taş yosunu), nemli alanlarda muşlar (yer yosunu) oluşturur. Güneye doğru gidildikçe bodur söğütlere ve cüce huşlara rastlanır.

Orman Kuşağı; Doğal olarak ağaçsız ve tahrip edilmiş alanlar bir tarafa bırakılacak olursa, Avrupa’nın büyük bir kısmı orman kuşağı içinde kalır. Orman kuşağı iki alt bölüme ayrılabilir:
a)Kuzey Avrupa Konifer Orman Kuşağı: Kutup dairesinin güneyinden 60. Paralel dairesine kadar uzanan bölgeyi içine alır. Bu kuşağın karakteristik türleri melez çamı, sarıçam, ladin ile yayvan yapraklılardan söğüt ve huşlardır.
b)Karışık Orman Kuşağı: Konifer Orman Kuşağı’nın güneyinde, İskandinavya’nın güney ucundan Orta Rusya Ovası’na kadar uzanan geniş alanlarda yer alır. Yaklaşık olarak 50. kuzey paralel dairesine kadar iner. Yayvan yapraklı ağaçlar güneye ve batıya doğru gidildikçe çoğalırlar. Baltık-Karadeniz kıstağının doğusunda daha ziyade saplı meşe ve ıhlamur ağaçları, batısında ise meşelerle birlikte kayın ağaçları yaygındır.

Bu orman kuşağında yeryüzü şartları bazı değişikliklere yol açmıştır. Bataklık alanlarda turbalıklar, çakıllı-kumlu olan yalı kumulları üzerinde süpürge otu, kamışlar ve katırtırnağı gibi bitki toplulukları yer almaktadır. Dağlık alanlarda da yükseltiye uygun olarak bitki katları bulunur. İnsanlar da alt seviyelerde kesmeyle, orta seviyelerde yakmayla, yüksek seviyelerde aşırı otlatmayla orman örtüsünde olumsuz etki yapmıştır. Bu kuşakta insanın olumsuz etkisinin en az olduğu alan, Dinyeper Nehri’nin yukarı çığırında yer alan Pripet bataklıklarıdır.

Step Kuşağı; Avrupa’da orman kuşağının güneyinde kalan ve ormanın gelişemediği geniş alanların bitki örtüsünü stepler teşkil eder. Kuzeyden güneye doğru ve şeritler hâlinde ağaçlı step, ağaçsız step, çalılık step, tuzlu stepler alt kuşakları oluştururlar. Kuzey ormanlarına yakın kesimlerde ağaçlı stepler, çernozyom adı verilen kara topraklar üzerinde ağaçsız stepler, solonçak adı verilen açık renkli tuzlu topraklar üzerinde çalılık stepler (Hazar Denizi’nin kıyıları), çölümsü-tuzlu topraklar üzerinde tuzlu stepler (aşağı Volga Vadisi boyunca) görülmektedir.

Stepler Batı Avrupa’ya ince şeritler hâlinde sokulurlar. Ayrıca, Güney Avrupa’da yer alan yaylalar stepin gelişmesine son derece elverişlidirler. Günümüzde Avrupa’daki steplerin çoğu ıslah çalışmaları sonucunda tarım alanlarına dönüştürülmüşlerdir.

Akdeniz Bitki Kuşağı; Avrupa’nın güney kıyılarında, iklimin kışları yağışlı ve yazları kurak geçmesi nedeniyle, kuraklığa dayanıklı (kserofil) bitkiler egemendir. Çok az yer tutan orman formasyonu meşe ve çam türlerinden oluşmaktadır. İnsanın olumsuz etkisi sonucunda, ormanın yerini maki formasyonu almıştır. Başlıca maki türleri mantar meşesi, defne, kocayemiş, mazı meşesi gibi bodur ağaçlar ile laden ve kekik gibi kokulu otlardan oluşmaktadır.

Akdeniz bölgesinde soğuktan korunan ve suyu bol olan yerlerde tropikal bitkiler de yetişir. Örneğin, İspanya’nın güneydoğusundaki Alicante (Elche) Ovası’nda hurma yetişmekte ve meyve vermektedir (Özey, 2012).

Avrupa’da iklim olaylarının değişmesiyle birlikte bitkilerde yapraklanma, çiçek açma, meyve verme tarihlerinde de yer yer değişiklikler görülmektedir. Bitkilerde görülen kış duraklama devresindeki süre, Avrupa’da güneyden kuzey doğru artar. Buna paralel olarak yapraklanma ve çiçeklenme kuzeye gidildikçe gecikir. Örneğin, leylakların çiçek açma zamanı Güney Avrupa’da Mart ayı sonu, Orta Avrupa’da Nisan ayının ikinci yarış, Güney Rusya’da Mayıs ayının birinci yarısı, Orta Rusya’da Mayıs ayının ikinci yarısı, Güney İsveç’te Haziran ayının birinci yarısı ve son olarak da Kuzey Rusya ve Kuzey İskandinavya’da Haziran ayının ikinci yarısıdır. Avrupa’da genel olarak büyüme devresi, Akdeniz Bölgesi’ndeki duraklama hariç, yaz mevsimidir.

Kıtada bitkilerin kuzey sınırları, yaşama şartlarına göre ve iklimin değişmesine paralel olarak değişiklik arzeder. Turunçgiller Güney Avrupa’nın yalnızca kıyı çizgisi boyunca görülürken, zeytin bütün Akdeniz Bölgesi’nde yetişmektedir. Bağların kuzey sınırı Orta Avrupa’da 51. kuzey paraleline, Batı Avrupa’da 47. kuzey paraleline kadar çıkar. Buğdayın kuzey sınırı ise, Güney İsveç ve Finlandiya Körfezi’nden itibaren güneydoğuya doğru çekilen hat belirler. Arpanın kuzey sınırı ise daha kuzeyde kalır ve buğdayınkine yaklaşık paralel olarak uzanır.

5.4. Topraklar

Buzul çağındaki buzullaşma bazı alanlardaki toprağı alıp süpürmüş ve kumlu, çakıllı ve taşlı toprakları başka yerlerde biriktirmiştir. Genel olarak buzul arkasında gerek kompozisyon gerekse verimlilik bakımından son derece değişmiş topraklar bırakmıştır.

İklim, bitki örtüsü ve toprak arasındaki geniş anlamdaki ilişkiler Batı’dan çok Doğu Avrupa’da daha iyi tanımlanabilmektedir. Kuzeyden güneye doğru kuşaklar hâlinde bakılırsa önce en kuzeyde asitli, fakir, bataklık oluşturmuş tundra toprakları yer alır ki bunlar yosun, liken ve çalılık türü bitki örtüsü taşırlar. Bu kuşağın güneyinde tayga (boreal orman) kuşağında her zaman yeşil ağaçlar alır ki bunlar da gri, asitli, verimsiz, bitkilerin istediği humus bakımından fakir topraklardır. Tarım bunun da güneyindeki toprak kuşağında yaygın olarak başlar; burası her yıl yapraklarını döken ya da yayvan yapraklı ağaçların bulunduğu kuşaktır ki bu bitkiler kahverengi topraklara katkıda bulunurlar. Doğu Avrupa’da ağaç kuşağının güneyine doğru yağış azaldıkça ağaçların yerini doğal çayırlar alırlar. Birinci kuşak uzun otlardan oluşan preri -orman step- hâlindedir, sonra kısa boylu otların preri-step kuşağı, sonra yarı-kurak çalılıklar ve sonunda da çöl bitkileri kuşağı gelir. Akdeniz’in alçak kesimlerinde doğal bitki örtüsü kuraklığa dayanıklı zeytin, servi, çalı-ağaçlar ve maki çalılıkları gibi su kaybını önlemek üzere kendilerini uyarlayabilen yapraklara sahip bitki örtüsü yer alır. Akdeniz toprakları genelde yüksek oranda demir içerdiklerinden kırmızıdırlar ve sık sık da volkanik kökenli oldukları görülür. Alüvyal ya da su depolanmış, nehir vadilerinde rastlanan topraklar en verimlileridir. Dağ toprakları ve bitki örtüsü türleri değişik yükseltilerde değişik tiplerde olurlar.
Uygulamalar

1) Öğrencinin bu dersi Avrupa’nın fiziki haritası eşliğinde okuması yararına olacaktır. Ayrıca, bölge ile ilgili iklim bölgelerini, bitki örtüsü kuşaklarını ve toprakların dağlışını gösteren haritalara ilgili web sitelerinden (wikipedia, World Bank, World Factbook, Encyclopedica Britannica gibi) ulaşmaları konuyu kavramalarına yardımcı olacaktır.
Bölüm Özeti

Bu bölümde Avrupa’ya genel bir giriş yapılmış ve genel coğrafi özellikleri üzerinde durulmuş, ardından bölgenin çevresel koşulları üzerinde durulmuştur.

Avrupa âlemi Avrasya kara kütlesinin en batı ucunda, dünyanın geri kalan kısımlarıyla temas kurmaya en uygun konum olan yerde bulunmaktadır. Avrupa dünyanın “etkili” bölgelerinden birisidir; bu etki yüzyıllardır süregelen küresel ekonomik ve siyasal egemenliğinin kazandırdığı avantajların sonuçlarıdır. Bölgede yer alan günümüzün modern devletleri büyük sömürge imparatorluklarının merkezlerini oluşturan sağlam ve güçlü odaklarından doğmuşlardır. Nüfus derece şehirlileşmiştir, iyi eğitim görmüştür, uzun yaşam sürelerine sahiptir ve dünyanın başlıca üç büyük nüfus toplanma alanlarından birisini oluştururlar.

Avrupa nüfusu genellikle varlıklıdır, ancak bölge genelinde kalkınma düzeyi batıdan doğuya doğru azalır. Kalkınmış grupta yer alan ülkelerde ekonominin egemen sektörü sanayidir, üstelik verimlilik düzeyi çok yüksek olan sanayi! Bölgenin uluslararası ekonomik bütünleşmeyedoğru önemli bir ilerleme kaydetmiş olduğunu da belirtmek gerekir. Üstelik bu durum hâlâ gelişmeye ve daha geniş koordinasyona doğru gitmeye devam etmektedir.

Avrupa’nın doğal çevresi topografik, klimatik, vejetatif ve toprak bakımından geniş bir çeşitlilik sunmaktadır ve birçok endüstriyel kaynakla donanmıştır. Bölge yüzölçümü bakımından küçük olabilir ama fiziksel görünümleri ya da mekânları çeşitli ve karmaşıktır. Avrupa’nın çoğu bölgesi küçük alanlar içinde çarpıcı rölyef değişimleriyle kendini belli eder. Çok sayıda geniş fizyografik bölgeler ayırt etmek mümkünse de Avrupa’nın daha geniş bölgesel kalıbını “Avrupa’nın insan dramının biçimlenme yoluyla çok bağlantılı olan kalıbı”nı da gözden kaçırmamak gerekir. Gerçekten de, Avrupa’nın “yüzü”, değişik manzarası, bazen açıkça belli olan uluslararası sınırlarından çok daha fazla insan etkisinin açık işaretlerini sergilemektedir.

Avrupa’nın çeşitli ve farklı yer şekilleri ve iklimleri çoklarını kendine çeker. Kuzeybatıdaki arızalı, sisli kıyılardan kuzeyin dümdüz ve verimli ovalarını aşarak ormanlık Merkezi Tepelik alan ve muhteşem Alpleri geçerek kurak ve güneşli Akdeniz Havzası’na kadar Avrupa’nın yer şekilleri ve iklimleri muazzam bir panorama sunmaktadırlar. İnsan faaliyetleri doğal çevreden etkilenmişlerdir. ama ne yazık ki insan faaliyetleri de doğal mirasın zarar görmesine yol açmıştır.

Avrupa’nın Bitki Örtüsü Bronz Çağ’da Değişmeye Başlamış

Neolitik popülasyonlar, uzun zamandır Avrupa’ya tarım uygulamaları konusunda devrim getirmekten sorumlu tutuluyordu. Ancak yeni bir çalışma, birkaç bin yıl sonra Bronz Çağ’a kadar insan faaliyetinin kıtanın doğal ortamında önemli değişikliklere yol açmadığını gösterdi.
Yaklaşık 8.000 yıllık bir süre boyunca Yamnaya kültürü atalarının zaman içinde yayılmasını gösteren bir grafik. C: Fernando Racimo

Araştırmacılar, Holosen dönem Avrupası’nda kaydedilen iki büyük insan göçünün – Neolitik dönemde Anadolu çiftçi popülasyonlarının kuzeybatı yönüne hareketi ve Bronz Çağı sırasında Yamnaya bozkır halklarının batıya doğru hareketi – nasıl geliştiğini araştırdılar.

Araştırmacılar özellikle bu göçlerin, bitki örtüsündeki değişikliklerle nasıl ilişkilendirildiklerini analiz etti. Söz konusu göçler, Avrupa’daki ormanların yerini tarım arazileriyle değiştirmesine neden olmuştu.

Sonuçlar, iki göçün hem yayılmasında hem de çevresel etkilerinde önemli ölçüde farklar olduğunu ortaya koydu. Buna göre Yamnaya kültürünün yayılımı daha hızlı gerçekleşmiş ve önceki Neolitik çiftçi yayılımından daha büyük bitki örtüsü değişikliklerine yol açmıştı.

(İlk Avrupalılar, Farklı Bölgelerden Gelen Göçmenlerdi)

Çalışmada, iklim ve kirliliği modellemek için çevre biliminde yaygın olarak kullanılan teknikler kullanıldı ve bu teknikler, Avrupa tarihinin son 10.000 yılında insan nüfusu hareketlerini analiz etmek için uygulandı.

Araştırma, geniş yapraklı ormanlardaki düşüşün ve mera ve doğal otlak bitki örtüsündeki artışın; avcı-toplayıcı insanlardaki düşüşle eşzamanlı olduğunu ve Bronz Çağ’da bozkır halklarının hızlı yayılımı ile ilişkili olabileceğini gösterdi.

Araştırma aynı zamanda bu dönemde iklim örüntülerindeki doğal farklılıkların, bu arazi örtüsü değişiklikleriyle ilişkili olduğunu gösterdi.

Söz konusu araştırma, eski genomlardaki soyun zamana ve mekana genişlemesini modelleyerek, insan göçlerini ve arazi örtüsü değişiklikleri karşılaştırmak için ilk çerçeveyi sağlarken, aynı zamanda iklimdeki değişiklikleri de hesaba katıyor.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Fernando Racimo, “Bronz Çağ’da meydana gelen bozkır halklarının hareketi, Avrupa bitki örtüsü üzerinde özellikle güçlü bir etkiye sahipti. Bu insanlar batıya doğru ilerledikçe, mera arazilerinin sayısında artışlar ve kıtadaki geniş yapraklı ormanlarda düşüşler görüyoruz. Artık genlerin hareketlerini kültürel paketlerin yayılmasıyla karşılaştırabiliriz.” diyor.

Araştırma, Plymouth Üniversitesi’nin Ormansızlaşma Avrupa Projesi ile üretilen ve son 11.000 yılda bitki örtüsü değişimini gösteren arazi örtüsü haritalarından yararlandı.

(Güneydoğu Asya Tarihinde Üç Ana Göç Dalgası Yaşandı)

Bu proje üzerinde çalışan bilim insanları, tarım arazilerine olan talebin artması ve odunun yakıt kaynağı olarak kullanılması nedeniyle, Avrupa ormanlarının yarısından fazlasının son 6.000 yılda kaybolduğunu gösterdi.

Araştırmanın eş yazarı Dr. Jessie Woodbridge, “Avrupa manzaraları binlerce yıldır büyük ölçüde değişime uğramıştır. İnsanların geçmişte çevreleriyle nasıl etkileşime girdiklerinin bilinmesi, günümüzde insanların dünyayı nasıl kullandıklarını ve bu etkileri nasıl kullandığını anlamayı gerektirir.” diyor.

“Palaeo-genetikçilerle yapılan işbirliği, geçmişteki insan popülasyonlarının göçünün Antik DNA kullanılarak takip edilmesini sağladı ve ilk defa farklı tarım popülasyonlarının geçmiş insan-çevre etkileşimine dair yeni anlayışlar sağlayan arazi örtüsü değişimi üzerindeki etkisini değerlendirmemize izin verdi.”

AVRUPA: BÖLGELER

Avrupa anakarasının kuzey ve kuzeybatısına doğru ve ondan Kuzey Denizi ve Manş Denizi’yle ayrılmış olarak çok sayıda adadan (toplam yüzölçümleri 244.755 km2)oluşan bir grup yer alır: Britanya ya da İngiliz Adaları. Soğuk iklimleri, fakir toprakları, engebeli stepleri ve sınırlı doğal kaynakları ile (alçak rölyef ve verimli topraklarıyla daha elverişli koşullara sahip olan Danimarka dışında) Kuzey Avrupa oldukça zorlu çevresel koşullara sahip bir bölgedir. Bu koşulların da etkisiyle, Avrupa’nın diğer bölgeleriyle kıyaslandığında daha az nüfusludur. Akdeniz Avrupası üç büyük yarımadaya sahiptir; İber, Yunan, İtalya yarımadaları. İspanya ve Portekiz İber yarımadası üzerinde alır. Yunan yarımadası Avrupa’nın güneydoğu ucunda yer alır; güneydeki İtalya yarımadasının güneyi Batı Avrupa’dan oldukça uzakken kuzey kısmı daha yakın ve sıkı ilişkiler içindedir. Doğu Avrupa ise Avrupa’nın beş bölgesi içinde en karmaşık, en sıkıntılı ve en geçiş özellikleri taşıyanıdır.

Avrupa ülkelerine “Avrupa Birliği” açısından bakarsak daha ilginç bir ayırım söz konusudur: Son katılan ülkelerden önceki çekirdek sayılabilecek 15 Birlik Ülkesi’nin 4-5-6 yöntemiyle anıldığı görülür: Dört dev –Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere; beş iç ülke (hepsi Almanya’nın komşusudur) –Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Danimarka ve Avusturya; altı dış ülke –İrlanda, İsveç, Finlandiya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz. Son yıllarda eklenen on ülke ise genellikle kıtanın doğusunda ve en dışında yer alan ülkelerdir. Diğer yandan, Avrupa toprak bakımından o kadar büyük olmamakla birlikte, büyük çevresel, kültürel ve ekonomik farklılıkları birleştiren bir bölgedir. Bölgeyi bu farklılıklara dayanarak beş bölgeyeayırmak mümkündür:

7.1. Batı Avrupa

Avrupa âleminin kalbi olan bu bölge, Almanya ve Fransa gibi iki büyük ülkeyi, Belçika, Hollanda, Lüksemburg’un meydana getirdiği Alçak Ülkeler’i ve İsviçre, Avusturya ve minik Liechtenstein gibi Alp ülkelerini içine alır.

Fransa Batı Avrupa ülkeleri arasında en büyüğüdür (Avrupa’daki anakara kısmı 543,964 km², dış topraklarla birlikte 664,616 km²). Harita üzerindeki biçimi bir altıgeni andırır; bu biçiminden dolayı da ülke Altıgen-l’Hexagone olarak anılır. Bu altıgenin üç kenarı suyla çevrilidir –kuzeybatıda English Channel, batıda Atlas Okyanusu ve Biscay Körfezi ve güneydoğuda da Akdeniz. Geri kalan kenarlar ise genelde dağlıktır. Fransa’nınfizyografik özellikler bakımından Avrupa’nın küçük bir modeli olduğu ileri sürülmektedir: Avrupa’nın merkezi dağları ve yaylaları geniş alanlar kaplarken, Fransız Alpleri dağ oluşumundaki en genç sistem olan Alp sisteminin-zincirinin batı ucunu kaplar. Paris ve Akitanya havzalarının alçak sedimanter yatakları ve Rhine Vadisi ise Kuzey Avrupa Düzlükleri’nin bir parçasıdırlar. Aynı zamanda Avrupa’nın en yüksek noktası (MontBlanc 4.808 m) ile en alçak noktası Delta duRhone (-5 m) da bu ülkenin sınırları içinde bulunmaktadır. Fransa’nın iklim koşulları Avrupa genelinde gördüklerimizin bir bileşimi hâlindedir. Alpler ve bağlantılı dağlar dışında ılıman iklim koşulları başlıca üç etkinin egemenliği altındadır: Okyanus etkisi özellikle kuzeyde ve batıda yoğun olmakla birlikte ülkenin büyük kısmında gözlenir; nedeni de batı rüzgârlarının Atlas Okyanusundan yumuşak ve nemli koşulları getirmesidir. İkinci iklim özelliği olan orta-enlem karasal iklim tipi ülkenin iç kısmında egemendir; daha sıcak yazlar ve daha sert kışlarla belli olur. Üçüncü iklim tipi Akdeniz iklimidir ve Akdeniz kıyısı boyunca 20-60 km genişlikteki bir kuşak dâhilinde bu iklim tipi yaşanır.

Fransa günümüzde 65.5milyon nüfusa sahiptir ve toprakları région (rejyon) denilen 26 idari bölgeye ayrılmıştır. Bu bölgelerin 21’i kıtada yer alırken 1’ini de Korsika Adası oluşturur. İkinci Dünya Savaşı’ndan ülkedeki şehir ve kasabalar hızla büyümeye başlamıştır. Fakat özellikle 1960’dan beri Fransa’daki şehirleşme sürecinde büyük değişimler meydana gelmiştir; bunların başında gerçek anlamda bir şehirleşme olgusu ve şehirlileşme kodu oluşturulması gelir. Başta başkent Paris olmak üzere, Lyon, Marsilya, Lille, Toulouse, Nice ve Bordeaux başlıca şehirsel yerleşmelerdir.

Fransa’nın fiziksel coğrafi çeşitlilikleri çok çeşitli tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin sürdürülmesine izin vermektedir: kuzeyde mandıracılıktan buğday ve keten üretimine, Akdeniz kıyısı boyunca ve Korsika’da pirinç, zeytin ve turunçgil üretimine kadar büyük bir çeşitlilik söz konusudur. Fransa Avrupa’nın en büyük tarımsal üreticisi ve ihracatçıdır. Aslında istihdam açısından bakıldığında tarımın payı % 2.71, sanayinin payı % 24.47 ve hizmetlerin payı da % 72.82’dir; hizmetlerin payının yüksekliği turizmin bu ülkedeki ağırlığıyla ilgilidir. Diğer yandan, toplam tarımsal üretimin değer bakımından büyük kısmı hayvancılıktan (dağlık bölgeler ile kuzeybatı Fransa’dan) gelmektedir. Ülkede en çok yetiştirilen ürünler buğday, şeker pancarı, mısır, arpa ve patatestir ve en yoğun biçimde Loire vadisinin kuzey kesimlerinde yetiştirilmektedirler. Güneyde ise meyvecilik ve özellikle bağcılık önemlidir. Diğer yandan, Fransa dünyanın en büyük sanayiye dayalı ekonomik güçlerinden birisidir. Paris ile birlikteönemli sanayi merkezleri arasında kuzeydoğuda Metz, Strasbourg, Roubaix ve Lille; güneydoğuda Lyons, Saint Étienne, Clermont-Ferrand ve Grenoble; güneyde Marsilya, Toulouse, Nice ve Nîmes); ve batıda da Bordeaux ve Nantes başta gelirler. Fransa, kalkınmışlık düzeyinin bir yansıması olarak, Avrupa’daki en geniş demiryolu ağına (yaklaşık 30.000 km) sahip ülkedir. Günümüzde turizm ülkedeki dördüncü büyük endüstri durumundadır; Fransa bu bakımdan yaklaşık 75 milyon dolayındaki turist sayısıyla dünyada birinci durumdadır. Paris turizmin odak noktası olmakla birlikte, turizmle ilgili yatırımlar dört ana bölgede toplanmıştır: güneyde Languedoc-Rousillon, Korsika, güneybatıda Aquitaine (Akitanya) ve Alpler.

Almanya, Avrupa Birliği’nin dört “dev”inden ve Avrupa’nın en büyük ekonomik ve siyasal güçlerinden birisidir. Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1990’ların başına kadar, birbirinden tamamen farklı siyasal rejimleri olan iki ayrı devlet hâlinde, bölünmüş olarak kaldı. Geçmişte Batı Almanya olarak anılan Almanya’nın batı kesimi savaştan sonra dünyanın en güçlü ekonomilerinden birisine sahip olmuştur. Batı Almanya 1990’daekonomik, toplumsal ve siyasal açılardan Doğu Almanya’yla bütünleşti; böylece (FRG), yani eski Batı Almanya’nın adı kullanılmaktadır.

Fiziki coğrafya açısından bakıldığında Almanya’nın “kuzeydeki düzlükler”, “merkezdeki tepeler” ve “güneydeki Bavyera Alpleri” şeklinde üçe ayrılabileceğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, biraz daha ayrıntıya girerek Almanya’yı bölgelere ayırmak gerekirse, bölgeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

    Kuzey Avrupa Ovası’nın bu ülke içinde kalan kısmı ve kıyı kesimi; bölge çok sayıda göllerle kaplıdır. Hollanda ve Belçika ile sınır oluşturan Nordrhein-Westphalia eyaleti son derece sanayileşmiştir (örneğin Ruhr sanayi bölgesi buradadır). Ülkenin büyük şehirlerinden ve en önemli limanlarından olan Hamburg ve Kiel de bu bölgede yer alırlar.
    Merkezi yaylalar –kuzeyde Harz dağları ve güneyde de Kara Ormanlar; bölgenin kuzey kısımları, Sauerland, Teutoburger Ormanı ve aynı sırada Harzdağlarının güzel manzaralarını içine alır. Buralar son derece tutulan yerlerdir ama bunun nedeni güzelliklerinden çok, Almanya’nın sanayi bölgelerinden kolay erişilebilirlikleridir. Güney kesimi ise iki önemli turizm bölgesini içine alır: Kara Ormanlar ve Bavyera Ormanları.
    Bavyera Alpleri; Almanya’nın güneyinde, Avusturya sınırına doğru Alp dağlarının ilk sıraları hâlinde belirir. Almanya’daki en yüksek dağ olan Zugspitze (2.200 m) burada yer alır. Bavyera (Alpler ve yüksek yaylalar) tümüyle Almanya’nın en tutulan turizm bölgesidir.
    Rhein (Ren) Vadisi; Alplerden kuzeye doğru, geniş ve düz bir vadide akar. Güneye bakan yamaçlar, noktalar hâlinde dağılmış birçok köyün bağları için taraçalandırılmıştır. Rhein Nehri’nde gemiyle yolculuk dünyanın her tarafından gelen ziyaretçilere çekici gelmektedir, fakat nehrin yük taşımacılığındaki muazzam önemini ayrıca vurgulamaya gerek bile yoktur.

Birleşik Almanya, alan bakımından Fransa ve İspanya’dan sonra üçüncü büyük, 85.1 milyon (2011) nüfusuyla da nüfus bakımından en büyük ülke durumuna gelmiştir. Almanya federatif bir idare yapısına sahiptir: Land olarak anılan (çoğul: Länder-lender okunur) 13 eyalet ve ayrıca 3 bağımsız (Freistaat) eyalet bulunur. Almanya, toplam nüfusun %90 kadarının şehirlerde yaşadığı bir ülkedir. Başlıca şehirler Berlin (başkent), Hamburg, Frankfurt, Stuttgart, Köln, Düsseldorf, Munich ve Hanover’dir. Fakat sanayileşme-şehirleşmeyle birbirine yakın metropoliten alanlar (Ruhr gibi) ortaya çıktığından tek başına en büyük şehirden söz edilemez. Almanya’nın savaş-sonrası dönemde çarpıcı bir bölgesel nüfus değişim kalıbı sergilediği görülür. 1945–1960 arasında (Duvarın 1961’deki inşasından 1 yıl öncesine kadar) çok miktarda nüfus kazandığı, bu tarihten sonra ise çok az değişim (Doğu’nun katılması sayılmazsa) gösterdiği görülmektedir. Bunun nedenlerinin başında savaşta kaybettiği topraklardan 8 milyon göçmenin Batı’ya sığınması gelir. 1961’den sonra sığınmalar çok daha az sayıda olmuştur –Duvar yüzünden.

Almanya dünyanın belli başlı ekonomileri arasına yakın zamanlarda girmiştir. Günümüz Alman ekonomisi zengin ve teknolojik açıdan güçlüdür (dünya beşincisi). Alman toplumu için tarımın önemi, ülke gelirleri (% 1.1) ve istihdam içindeki payının (% 2.8) düşüklüğüne rağmen, tahmin edilebileceğin çok üzerindedir. Birçok maddenin üretiminde Avrupa lideri olması, belirli alanlarda tarım yapılan alanların oldukça yüksek bir oran göstermeleri, özellikle batıda Avrupa standartlarına göre çok yüksek verim-hasılat alınması, doğuda istihdam ve ekip-biçmenin hızla azalmış olması, işletmelerin büyüklüklerinde, istihdam ve sermaye düzeyinde hâlen süregelen değişimler Alman tarımının başlıca özellikleridir. Genel olarak üç alan ülkede en çok ürün alınan yerleri oluştururlar:

    Batıda Köln ve Münster düzlükleri/alçak alanları;
    Stuttgart, Mainz ve Frankfurt yakınlarında, güneybatıdaki bir dizi vadi ve havza;
    Aşağı yukarı Hannover, Leipzig ve Erfurt şehirleri arasında bir çizgi gibi uzanan, orta Almanya’daki yay biçimli alan. Almanya sanayi üretiminde de Avrupa’nın başta gelen ülkeleri arasındadır; Ruhr, Saar, Saksonya, Berlin ve Silezya başlıca sanayi bölgeleridir.

Batı Avrupa’nın kuzeybatı köşesindeki ülkelerin üçü -Belçika, Lüksemburg, Hollanda- Benelüks olarak anılırlar. Üç ülkenin birinci heceleri -Be-Ne-Lux- alınarak verilen bu ad bazen de ülkelerin daha çok fiziksel bir özelliğini vurgulamak üzere “Alçak Ülkeler”e (Pays Bas) dönüşür. Gerçekten de her üç ülkenin de arazilerinin büyük kısmı deniz seviyesinden çok az yüksek ya da deniz seviyesinde olurken, Hollanda’da deniz seviyesinden de aşağıda kalan araziler önemli bir yer kaplar. Benelüks ülkeleri dünyanın en yoğun nüfuslu ülkeleri arasında yer alırlar ve mekân gerçekten çok değerlidir. 27.5 milyonu aşan nüfus (2011’de Belçika: 10.364.388; Lüksemburg: 468,571; Hollanda: 16.407.491) toplam 28,554 km2’lik bir alanda toplanmıştır. Nüfus yoğunlukları çok yüksektir: Belçika’da km2’de 883, Lüksemburg’da 999 ve Hollanda’da da 1,033. İşte bu yüzden Hollanda yüzyıllardan beri yaşam alanını genişletme çabalarını sürdürmüş ve bunu denizden arazi kazanarak başarmaya çalışmıştır; ZuiderZee/Güney Denizi’nin sularının drene edilmesini hedefleyen proje, günümüze kadar gerçekleştirilen en büyük projedir. Benelüks ülkeleri sınırlı mekânlarına ve oldukça mütevazı kalan kaynaklarına karşılık verimli ekonomik faaliyetleriyle uluslararası ticareti yöneten ülkeler hâline gelmişlerdir. Özellikle Belçika’nın başkenti Brükselönemli bir siyasal rol üstlenmiştir -Strasbourg ile birlikte Avrupa Birliği’nin başkentidir; NATO’nun merkezi ve sayısız uluslararası örgütün idari merkezi hizmetini görmektedir; yüzlerce çok-uluslu şirketin burada büroları bulunmaktadır.

Belçika, hatta başkenti Brüksel, yasal olarak Fransız ve Flaman zonlarına ayrılmıştır. Kuzeyi, Kuzey Denizi’ne açılan kesimleri ovalarla (Flander Kıyı Ovası olarak tanınır) kaplıdır; güneyde ise ortalama yüksekliği 200 m dolayında olan bir tepelik bölge yer alır. Bu iki fizyografik bölge birbirinden doğu-batı uzantılı bir vadi(Merkezi Ova olarak da bilinir) ile ayrılır. Ülke yüzölçümünde ormanların payı % 20 kadardır. İklim koşulları ılıman, yumuşak geçen kışlar ve serin, yağışlı, nemli geçen yazlarla kendisini belli eder. Belçika’nın toplam arazisinin% 23 kadarı tarımsal amaçla kullanılmakta ve bu alanlar üzerinde genellikle çok küçük çiftlikler dağılmış bulunmaktadır (şeker pancarı, taze sebze, meyve, tütün yetiştirilir; et ve süt ürünleri elde etmek için mandıracılık yapılır). Fakat kalkınmada esas rolü ağır sanayi faaliyetleri oynamıştır. Sanayi faaliyetleri Sambre ve Maas (Meuse) nehirlerinin birleştikleri depresyonda toplanmıştır. Bununla birlikte, ülkede iki sanayi koridoru kendilerini açıkça belli ederler. Bunlardan birincisi doğu-batı doğrultulu maden kömürüne dayalı ağır demir sanayi kollarının yer aldığı eski sanayi bölgesi Charleroi-Namur-Liège ekseni olarak anılandır. İkinci koridor, daha hafif ve daha çeşitli sanayi kollarının yer aldığı, Charleroi’nın kuzeyinden başlayıp Brüksel’den geçerek büyük Antwerp limanına uzanandır.

Hollanda ilk bakışta geniş çapta insan-yapısı bir ülkedir; 1/5’inden fazlasını polderler (denizden kazanılan araziler) oluşturmaktadır. Ülkenin hemen hemen yarısı deniz seviyesinin altındadır (en alçak kesim, Zuidplaspolder -7 m’dir) ve nüfusun önemli bir bölümü denizden elde edilen araziler üzerinde yaşamaktadır.“Düzlük” Hollanda’nın en belirgin özelliği olmakla birlikte, dört fizyografik bölge ayırt edilebilir:

    deniz kıyısı boyunca güneydeki Zeeland adalarından kuzeydoğudaki Alman sınırına kadar uzanan bir kumullar kuşağı;
    Rhein, Maas ve Ijssel nehirlerinin geniş alüvyal vadilerinin meydana getirdiği bölge;
    Utrecht şehri ile doğu sınırı arasında uzanan son buzul çağındaki faaliyetler sonucunda ortaya çıkmış bir dizi çok alçak tepeler;
    En güneyde Hollanda’nın denizden, akarsulardan ya da buzul hareketlerinden etkilenmemiş tek belirgin yüksek kesimi Limburg; Belçika sınırında yer alan bu bölgedeki en yüksek yer bile ancak 322 m’dir (Vaalserberg).

Üç şehir -Amsterdam, Rotterdam ve (Lahey olarak da anılan) Den Haag- Hollanda’nın “üçgen” biçimli çekirdek alanına yerleşmişlerdir. Anayasal başkent Amsterdam canlı bir ekonomik merkez, işlek bir liman ve çeşitli hafif sanayi faaliyetleriyle Hollanda’nın gerçek odak noktasıdır. Avrupa’nın en işlek limanı olan Rotterdam, gerek Rhein gerekse Meuse (Maas) nehirlerine giriş-çıkışlara da hükmederek Batı Avrupa’ya açılan denizyolu kapısıdır. Den Haag ise Hollanda hükümetinin ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın konumlandığı yerdir. Bu üçgenin dışında kalmakla birlikte Utrecht ve Eindhoven da önemli şehirlerdir.

Hollanda diğer Benelüks ülkelerine göre tarımsal bakımdan daha gelişmiştir. Ülke arazisinin % 27.1’ini kaplamasına rağmen son derece makineleşmiş olduğu için faal nüfusun ancak % 4’ünü (sanayi %23, hizmetler %73) istihdam eden tarım faaliyetlerinin belirgin özelliği;

    “Fabrika tarımı” olarak anılan, küçük çiftliklerde domuz ve kümes hayvancılığında son derece özelleşmiş olması;
    ihracat için yüksek değerli meyve ve sebze üretiminde uzmanlaşmış olması;
    biber, domates ve salatalık üretiminde seraların yoğun bir biçimde kullanılmasıdır.

    Bununla birlikte sanayi sektörü (daha çok Kuzey Denizi ile Rotterdam arasında gıda, petrol işleme, kimyasal maddeler ve elektrikli aletler) Hollanda ulusal gelirinin çok önemli bir kısmını karşılamaktadır. Doğalgaz (Groningen yakınlarında) Hollanda’nın en önemli doğal kaynağıdır ve Kuzey Denizi’nde petrol yatakları da bulunmaktadır. Ayrıca, ülkenin eski yerleşmeleri, denizden kazanılan arazileri, lale bahçeleri ve temizliğiyle turizm sektöründe de önemli bir yeri olduğu da bilinmektedir.

Lüksemburg Alçak Ülkeler’in en küçüğüdür. Batı Avrupa’da, Almanya, Fransa ve Belçika arasında, dukalık ile yönetilen küçük (2.587 km2) bir kanton devletidir.

Lüksemburg toprakları, her karış arazi parçasından maksimum verimi sağlamak için dikkatle işlenmiş izlenimini verir. Denize kapalı bu küçük ülkenin iki doğal bölgesi vardır:

    Ülkenin % 32’sini kaplayan Ardenlerin bir devamı olan kuzeydeki Oesling; Ortalama 500 m yüksekliğinde olan bu bölgede nehir ve şelaleler boldur; bölge çoğunlukla ormanlardan oluşan yemyeşil bir bitki örtüsü ile kaplıdır.
    Ülkenin % 68’ini kaplayan güneydeki Bon Pays (yani “Güzel Ülke”). “İyi -Verimli- Arazi” olarak da anılan bu ikinci bölgenin ortalam yükseltisi 300 m’dir. Düzlüklerde tahıl ve yem bitkilerine dayalı tarım ve arızalı/tepelik olan kesimlerde de hayvancılık faaliyetleri büyük önem taşır.

Lüksemburg, sahip olduğu yeryüzü şekillerinin verdiği avantajlar sayesinde, aşırı sıcak ve soğuklardan uzak, ılıman bir iklime sahiptir. Batı Avrupa’nın ılıman deniz ikliminin tesiriyle, ülke bol yağış alır. Dolayısıyla nehirlerin ve sulak alanların sayısı oldukça fazladır. Ülkenin hemen her tarafı yemyeşil bir bitki örtüsü ile kaplıdır. Mevcut nehirler ve şelaleler bu yeşilliğe ayrı bir güzellik katarak ülkeye zengin bir tabiat manzarası kazandırır. Sure, Our ve Moselle ülkenin en önemli üç büyük nehridir.

Lüksemburg, yüzölçümünün küçüklüğüne rağmen, kalabalık (2011 nüfusu 503.302 idi) bir ülkedir. Nüfusun büyük çoğunluğunu Fransız ve Alman asıllılar, çok az bir bölümünü de İtalyanlar oluşturur. Lüksemburg, diğer küçük ülkelerin (“cep” devletler de denir –Liechtenstein, San Marino, Vatikan gibi) tersine güçlü bir ekonomik temele ve siyasal etkiye dayalı olarak kendisini gerçek bir devlet olarak kabul ettirmiş ve varlığını böylece sürdürmüştür. Ülke ekonomisi imalat sektöründe demir-çeliğin egemenliğiyle ve başka bazı ağır sanayi faaliyetlerinin ortaya çıkmasıyla güçlenmiştir. Lüksemburg’un turizm ve finans sektörleri de önemlidir; finanstaki başarısı daha çok bir vergi cenneti gibi kullanılmasıyla ve çoğu yabancılara ait bankalar ve başka kuruluşlarla ilgilidir.
7.2. Britanya Adaları: Birleşik Krallık (İngiltere) ve İrlanda

Britanya Adaları deyimi hava tahminleri dışında günümüzde ender olarak kullanılan bir deyimdir. Nedeni de artık tek bir üniter devlet hâlinde olmamalarıdır: 1921’de İrlanda Adası’nın büyük kısmı Irish Free State’i oluşturmak üzere ayrılmıştı; 1949’da da İrlanda Cumhuriyeti hâline geldi. İrlanda Adası’nın kuzeyinde kalan, tarihi Ulster kesiminin 6 county’si (ilçesi) Birleşik Krallığın bir kısmı hâlinde kaldı. Birleşik Krallık olarak anılan ülke İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda ve bunlarla birlikte Channel Islands ve Man Adası’ndan oluşmakla birlikte, genelde daha kısa bir ad gibi gelen “İngiltere” olarak anılmaya devam edilmektedir.

Britanya Adaları Ekvator’dan bu kadar uzak herhangi bir ülkeye göre çok daha uygun iklim koşulları sergilerler. Bunun nedeni, Gulfstream’den doğan sıcak su ve bununla bağlantılı olarak da sıcak hava akıntısının kuzeye doğru hareketidir. Kışın Doğu Avrupa üzerinde büyük bir ağır ve soğuk hava kütlesi yer alır ve İngiltere’nin havası dışarı doğru esen soğuk rüzgârlardan etkilenir; doğu İngiltere batıya göre ortalama olarak daha soğuk ve daha kurak olma eğilimindedir. Adaların kışın en sıcak kesimi güneybatı İngiltere’dir. Yazın güney İngiltere Akdeniz ve Azorlar üzerindeki yüksek basınç sisteminin etkisi altına girer ve uzun dönemler güzel hava koşulları yaşar. Britanya Adaları’nın her yanı tarım yapmaya yetecek ölçüde yağış alır; bununla birlikte düzlüklerde, alçak kesimlerde sulamaya da gidilir.

Britanya Adaları dünyanın en yoğun nüfuslu ve en şehirlileşmiş kısımları arasındadır ama coğrafi kalıplar son derece değişkendir. Avrupa Birliği’ndeki en yoğun nüfuslu üçüncü ülke olan Birleşik Krallık ile en az yoğun nüfuslu ülke olan İrlanda Cumhuriyeti arasında belirgin zıtlıklar vardır. Fakat Birleşik Krallık içinde de, dağlık-düzlük, yüksek yerler-alçak yerler ve sanayinin geçmişiyle bağlantılı yerler arasında çok değişkenlik görülür; örneğin, Londra artık nerdeyse tıkanmışken, İskoçya’nın dağları bomboştur.

Geçmişte “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” unvanını taşıyan Birleşik Krallık, daha 19. yüzyıl ortalarından beri şehirlileşmiş bir ülke olarak anılmıştır. 1990’ların ortalarında da nüfusun %90’ı şehirlerde yaşar duruma gelmişti. Ancak nüfusun dağılışı düzensizdir; hatta düzensiz dağılışı arttıran eğilimler de söz konusudur:

    20. yüzyılın bir olgusu kabul edilen “güneye yönelme”, Londra’nın varlığının ve güney ve doğu kesimlerin zengin tarımsal alanlarının da önemli etkisiyle, kuzeyden güneye doğru olan nüfus hareketini kapsamıştır.
    “şehirden kıra” doğru yer değiştirmedir; yani büyük şehirlerin tersine küçük şehirler, kasabalar ve kırsal alanlara yönelmedir.
    Londra, Birmingham, Manchester, Leeds, Liverpool ve Newcastle gibi büyük şehirlerin içindeki çekirdek alanlardan banliyölere ve şehir kenarlarına doğru kaçıştır.

Birleşik Krallık Batı Avrupa’nın önde gelen ticari güç ve finans merkezlerinden birisidir. Tarım yoğun ve entansiftir, son derece makineleşmiştir, faal nüfusun % 1.5 kadarıyla gıda ihtiyacının % 60’ını karşılamaktadır. Birleşik Krallık geniş maden kömürü, doğal gaz ve petrol yataklarına sahiptir. Sanayinin gerek istihdamdaki payı (% 19.1) ve gerekse millî gelirdeki payı (% 26.4) gittikçe azalırken, hizmetlerin (özellikle de bankacılık, sigorta ve piyasa hizmetlerinin) payı (% 72.6) giderek artmaktadır.

Britanya Adaları’nın bölgesel ayırımı genellikle şu şekilde yapılmaktadır:

    İngiltere; İngiltere de kendi içinde üç bölgeye ayrılmaktadır. Güney İngiltere, Midlands ve Kuzey İngiltere.

    Güney İngiltere içindeki “güneydoğu” olarak anılan kesim, ekonomik ve siyasal anlamda ülkeye egemendir. En zengin bölgedir; ülkenin başkenti ve mali merkezi olan Londra’nın bu bölge içinde yer alması nedeniyle hizmetler alanında en yüksek oranlarda istihdam sağlamaktadır. Londra aynı zamanda ülkenin en önemli turizm merkezidir ve çeşitli rekreasyon kolaylıkları, eğlence ve kültürel imkanlarıyla eşsiz bir şehirdir. Güney bölgesinde “Doğu Anglia” olarak ayrılan kesim küçük ve alçak bir alandır; fakat Birleşik Krallık’ın nüfus ve ekonomik faaliyetler bakımından en hızlı büyüyen bölgesidir. Tarımın gerçek bir “tarımsal sanayi” özelliği kazandığı bir bölge hâlindedir. Burada yer alan Cambridge üniversite şehri de ileri teknoloji sanayi faaliyetlerinin gelişmesinde rol oynamıştır. Büyük bir alan kaplayan ve “güneybatı” olarak anılan kesimde ise, başta Bristol olmak üzere, önemli bazı şehirsel yerleşmeler yer alır. Bu kesimde çevre koşullarının çok yüksek nitelikli olması (kıyının manzarası, iki ulusal parkın varlığı) yaşamak için en çok tercih edilen yerlerden birisi yapmıştır güneybatıyı (örneğin Bournemouth ve Torbay sayfiyelerinde olduğu gibi).

    Midlands’in kimliği değişiktir. İngiltere’nin ikinci büyük şehri Birmingham’ı ve Kara Ülke olarak tanınan kömür çıkarım alanlarını içine alan “Batı Midlands”, Britanya’nın sanayi (otomobil ve makine sanayileri egemen)merkezidir. “Doğu Midlands” ise yakın yıllarda ekonomik bakımdan iyi bir performans göstermektedir. Bu kesimin ayakkabı dahil, giyim eşyası imalatı bakımından önemi büyüktür.

    Kuzey İngiltere’nin büyük kısmı hâlâ kırsal karakterdedir. Bununla birlikte, bölge her biri güçlü sanayileşmiş ve şehirleşmiş çekirdeklere sahip olan alt bölgelere ayrılır. Bu alt bölgelerden “kuzeybatı” Britanya anakarasındaki en küçük bölgelerden birisidir fakat nüfus bakımından güneydoğudan sonra ikinci gelir. Bu yoğun şehirleşmiş alan Sanayi Devrimi’nin beşiği olmuştur; dünya çapında sanayi faaliyetleri burada, Lancashire’ın kasaba ve köylerinde pamuklu dokumayla birlikte başlamıştır. İngiltere’nin iki büyük metropoliten alanı -Liverpool ve Manchester- da bu bölgededir. “Kuzey” bölgesinde Yorkshire, Humberside, Leeds, Bradford ve Sheffield gibi sanayi merkezleri önem taşır ve burada yünlü dokuma sanayi daha ağır basmıştır. Bu alt bölgenin en büyük şehri olan Leeds, hizmetlerde (turizm) ve mali sektörde gelişmeye başlamıştır.

    Galler; İskoçya ile birlikte Britanya’nın yüksek alanlarını temsil etmektedirler. Her ikisi de, daha çok, dağlar ve ormanlar, bozulmamış kıyılar ve seyrek nüfuslarıyla geniş kırsal alanlar hâlindedirler. İngiltere’nin bölgelerini ele alırken hiç birinin siyasal statüsünden ve kesin olmayan kimliklerinden hemen hiç söz edilmezken, Galler’de (aynı zamanda İskoçya’da da) durum çok farklıdır. Kelt kültür ve geleneğinin ısrarlı parçalarını koruyan Galler Anglo-Saksonlardan yüzyıllar önce farklılarını ortaya koymuşlardı. Gal dili (Welsh) özellikle kırsal batı ve kuzey Galler’de hâlâ korunmakta hatta bazı yerlerde birinci dil olmayı sürdürmektedir. Gal ulusalcılığı da 1960’larda yeniden canlanmıştır.

    Cardiff (başkent), Swansea, Newport, Birdgend, Wrexham, Pembroke ve Conwy önemli şehirlerdir. Kırsal kesimler yakın yıllarda birçok kazanç ve kayıplar yaşamışlardır: AB’nin Ortak Tarım Politikası’ndan gelen baskılar küçük koyunculuk ve mandıracılık işletmelerinin sayısının esaslı bir şekilde azalmasına neden olmuş ve yüksek alanlarda nüfus kaybına yol açmıştır. Nüfus kaybı ve göç eden yerel halkın yerini geçici olarak gelenlerin doldurması, daha erişilebilir durumda fakat tarım bakımından daha çetin şartlara sahip Merkezi Yüksek Alanlar’da ve de özellikle Snowdonia’da keskin bir şekilde hissedilen sorun hâlindedir. Ama Galler’in kır sakinleri daha şehirli hâle gelmiş, hükümetlerin teşvikleriyle desteklenen küçük pazar kasabalarında (Newtown gibi) ya da kıyı kasabaları ve emekli merkezlerinde toplanmışlardır. Diğer yandan, Birleşik Krallık’daki birçok bölge gibi Galler de kömür yataklarının tıkanmasından zarar görmüştür. Bununla birlikte, 1990’larda,Britanya’ya yapılan doğrudan yabancı yatırımların (özellikle büyük Japon şirketlerinin) % 20 kadarını kendisine çekmiştir.

    İskoçya; İskoçya Büyük Britanya adasının 1/3’ünü kaplar; toplam yüzölçümü 78.772 km²’dir. Anakara dışında İskoçya sayıları 790’ın üzerinde adadan oluşmaktadır. Bu adalar dört büyük ana gruba ayrılırlar: Shetland, Orkney, İç Hebridler ve Dış Hebridler. İskoç anakarası ise kendi içinde üç bölge ya da alan hâlinde görülebilir:

    – kuzeyde Yüksek Alanlar (Highlands); genelde dağlıktır ve Britanya Adalarındaki en yüksek dağlar buradadır (1.344 m ile en yüksek zirve Ben Nevis gibi). Batı kıyı çok arızalıdır; koylar fiyort görünümü verirler. Highlands’dekibirçok yerin İskoç tarihi ve folkloruyla bağlantısı vardır.
    – Merkezi Kuşak (Central Belt); Glasgow çevresini içine alan Batı Kıyısı ve başkent Edinburgh’u içine alan Doğu Kıyısı şeklinde bölünmüştür. Bu bölge İskoçya’nın en şehirleşmiş ve sanayileşmiş kesimidir.
    – Güney Tepeleri; İrlanda Denizi’nden Kuzey Denizi’ne kadar 200 km uzunlukta dağ ve tepelerden oluşan bir sıra hâlindedir. İklim koşulları bakımından İskoçya’nın orta kuşak ve okyanus iklimlerine sahip olduğunu ve hava durumunun değişken olduğunu söyleyebiliriz. Atlantik’ten gelen Gulfstream etkisi çok hissedilir ve bu ülkeyi bulunduğu enlemin koşullarına göre çok daha sıcak yapar. Bununla birlikte sıcaklıklar İngiltere’dekinden ya da Birleşik Krallık’ın diğer kesimlerinden daha düşüktür. Yağışlar tüm İskoçya’da değişkendir. Batıdaki dağlar en nemli kesimlerdir; yıllık yağış 3.000 mm’yi geçer. Alçak kesimlerde ise yıllık 800 mm dolayındadır.

    Başkent Edinburgh Avrupa’nın en büyük mali merkezlerinden birisidir; Glasgow ise önde gelen bir deniz limanı ve büyük bir imalat merkezidir. Aberdeen (“Avrupa’nın Petrol Başkenti” adıyla anılır ve Kuzey Denizi petrol faaliyetlerinin merkezini oluşturur), Dundee ve Falkirk diğer önemli yerleşmelerdir.

    İskoçya’nın ekonomisi Avrupa’nın geri kalan kısımlarıyla ve daha da geniş olarak Batı Dünyası’yla sıkı bağlara sahiptir ve en çok da ihracat üzerinde yoğunlaşılmıştır. En büyük ihraç ürünleri whiskey, elektrikli aletler ve finansal hizmetler şeklindedir. 1970’lerde Kuzey Denizi’nde petrol bulunması ve 1980’lerde Glasgow ile Edinburgh arasındaki SiliconGlen diye anılan koridorda bir ekonomik patlama yaşanması, İskoç ekonomisini dönüşüme uğratmıştır. Ülkenin yalnızca ¼’ü ekili durumdadır (en çok tahıl ve sebze) ama koyunculuk bitkisel üretimin zor olduğu tepelik arazide ve adalarda önem taşımaktadır.

    Kuzey İrlanda; Kuzey İrlanda coğrafyasının merkezini Britanya Adalarındaki en büyük tatlı su gölü olan Lough Neagh gölü (392 km²) oluşturur. Tepelik kesimler oldukça fazladır; bunlardan bazılarında altın da bulunur. Fakat tepelerin hiç birisi yüksek değildir, ancak 848 m’ye varırlar. İrlanda’da geçmişteki volkanik faaliyetlerden kalan, ürkütücü geometrik şekiller hâlindeki Devler Kaldırımı (Giant’s Causeway) dünya çapında bir doğal mirastır. Kuzey İrlanda buzul döneminin büyük bir kısmında buzlarla kaplı olduğu için şimdi bunların izlerini bölgenin büyük kısmında görmek mümkündür (özellikle Down’da). Kuzey ve Doğu Down’da akarsular boyunca uzanan çok verimli tarımsal alanlar yer alır; tepelik kesimler ise otlatma amaçlı olarak kullanılmaktadır. Lagan Nehri vadisine ise Belfast şehri egemendir. Belfast başkent olmasının yanısıra yoğun bir şekilde şehirleşmiş ve sanayileşmiş olarak bir metropoliten alan hâlinde uzanır. Londonderry ve Lisburn diğer önemli yerleşmelerdir.

    İrlanda Avrupa’nın en genç bağımsız devletlerinden birisidir. İngiltere ile İrlanda arasında 1921’de imzalanan bir anlaşma ile İrlanda Bağımsız Devleti adıyla bağımsızlığını kazanmıştı; fakat bunu İrlanda’nın bir bölümünün bağımsız, bir bölümünü de yeniden İngiltere’ye bağlı kılan anlaşmayı destekleyenler ve karşı olanlar arasındaki iç savaş, sonuçsuz kalan sınır belirleme görüşmeler ve Birleşik Krallık karşıtı bir takım ekonomik önlemler alınmasıyla geçen çalkantılı yılların ardından 1949’da İrlanda Cumhuriyeti ilan edildi. Bu genç cumhuriyetin nüfusu 4 milyonun biraz üzerindedir (4.015.676). Nüfus azlığının temel nedeni dışarıya yönelik göçlerdir.

    İrlanda’nın orta kesiminde, doğuda Dublin’den batıda Galway’e kadar uzanan ve otlaklar ve ormanlarla kaplı olan düzlükler uzanır; Büyük AllenBataklığı da bu kesimdedir. İrlanda’nın orta bölümü, doğuda Dublin’den batıda Galway’e kadar uzanan bir düzlüktür. Bu düzlük otlaklardan ve ormanlardan meydana gelir ve Büyük Allen bataklığı da bu ovadadır. Düzlükler yükseklikleri 900 m’yi nadiren aşan dağlarlakuşatılmıştır. Ülkenin 1/6’sı büyük kısmı Shannon Nehri’nin batısında yer alan bataklıklarla kaplıdır. Shannon Nehri (385 km) Britanya Adaları’nın en uzun akarsuyudur. İrlanda ılıman bir deniz iklimine sahiptir. Sıcaklıklar yüksek değildir ve Atlas Okyanusu’ndan gelen nemli rüzgarlar ülkenin yıl boyunca yağış almasına neden olur.. Yağışlar nedeniyle ülke yılın önemli bir kısmında sis tabakasıyla kaplıdır.

    İrlanda ekonomisinde tarım ve sanayi faaliyetlerinin payları birbirine yakındır. Bitkisel üretimin temelini verimli topraklara sahip ovalarda yetiştirilen yulaf, patates, buğday, arpa ve şekerpancarı oluşturur. Topraklarının yaklaşık 2/3’ü çayır ve meralardan oluştuğu için hayvancılık (daha çok sığır, dağlık bölgelerde ve cılız otlaklarda da koyun yetiştiriciliği) çok gelişmiştir. Ağır sanayi gelişmemiştir; imalat sanayinin büyük bölümü başkent Dublin’de ve çevresinde toplanmıştır. Maden kaynakları sınırlıdır; sanayide kömür ve petrolden doğan enerji açığını hidrolik santrallerle kapatmaya çalışmaktadır. İhracatının % 50’sinden fazlasını gıda maddeleri, % 25’inden fazlasını da hayvansal ürünler (özellikle sığır eti ve canlı hayvan) oluşturr.

7.3. Kuzey Avrupa

Kuzey Avrupa (ya da Norden/Nordik Avrupa) Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, Estonya ve ada ülke İzlanda’yı içine alır.

Norveç, uzun Atlantik kıyısı ile Norveç neredeyse tümüyle oluşur; bu dağlar arasında da buzul vadileri yer alır. Ülkede tarıma elverişli topraklar Güneydoğu’da başkent Oslo’nun çevresinde, güneybatıda Bergen’de ve batı kıyısında Trondheim yakınlarındaki sınırlı alanlarda yer alırlar. Norveç, İskandinav yarımadasında doğal kaynaklar açısından en iyi ikinci ülke olmasına rağmen, eksikliklerini denizden sağlamaktadır: dünyadaki en büyük balık endüstrilerinden birisine sahiptir; balıkçılık filosu bütün okyanuslarda çalışmakta, özellikle kendi karasularında oldukça yüksek miktarlarda balık üretimi yapmaktadır; deniz ticaret filosunun toplam tonajı dünyadaki en büyükler arasındadır ve dünya deniz ticaretinden en büyük payı alan ülkelerden birisidir. Bu iki faaliyet 1970’lere kadar ülke ekonomisini ayakta tutmuş fakat bu tarihten sonra parlak bir ekonomik geleceğin habercisi olan Kuzey Denizi’ndeki kendisine ait petrol ve doğal gaz yataklarını işlemeye başlamış ve hayal edemediği kadar büyük bir gelire sahip olmuştur.

İsveç İskandinav Yarımadası’nda, Norveç’in doğusunda yer alır. Ülkede iki önemli tarımsal alan vardır. Bunlardan daha önemli olanı ülkenin güney ucunda, diğeri de güneybatısında (başkent Stockholm’den Göteborg’a doğru iki yana açılarak uzanan alanda) yer alır. Burada başlıca ekonomik faaliyet mandıracılık olmakla birlikte sanayi faaliyetleri oldukça yaygındır; diğer bir ifadeyle tarım sanayinin gölgesinde kalmıştır. İsveç’te, bazı Avrupa ülkelerinden farklı olarak, imalat faaliyetleri bir dizi küçük ve orta büyüklükteki kasabalarda dağınık bir yayılış göstermektedir. Ayrıca, Danimarka ve Norveç’in aksine endüstrisini güçlendirmek için (demir, bakır, kurşun, çinko, manganez, altın ve gümüş gibi)çeşitli kaynaklara sahiptir. İsveç mobilya, paslanmaz çelik, otomobil, elektronik mallar ve cam eşya üretiminde söz sahibidir ve uzun zamandır sanayileşen ülkelere ham yada yarı işlenmiş mallar ihraç etmektedir.

Finlandiya’nın seçenekleri daha sınırlıdır. Ülkenin büyük bölümü o kadar soğuk ve glasyel topraklar o kadar incedir ki, sürekli tarım yapılamamaktadır. Tarımsal faaliyet daha çok sıcak olan güney ve güneybatı kıyıları boyunca yoğunlaşmıştır. Yeraltı kaynakları sınırlıdır fakat Finliler sahip oldukları bu kaynakları sağlıklı bir ekonomi oluşturmak için iyi kullanmayı bugünde sürdürmektedirler. Bunda her şeyden önce yetenekli ve üretken nüfusun büyük rolü vardır. Ekonomi bir tekstil endüstrisi merkezi olan Tampere, gemi inşa ve çeşitli makinelerin üretim merkezi olan Turku ve başkent Helsinki’deki sanayi faaliyetleriyle ayakta durmaktadır. Finlandiya’nın her yerinde yaygın olan yoğun ormanlarından uzun zamandan beri kâğıt hamuru, kâğıt, kereste, ağaç ve çeşitli tahta ürünleri üretilmekte ve bu ürünler ülkenin yıllık ihracatının yarısından fazlasını oluşturmaktadır.

Danimarka Kuzey Avrupa’nın en küçük ülkesidir. Fakat 5.4 milyon nüfusuyla İsveç’in ardından ikinci sırada yer almaktadır. Batı Avrupa ve İskandinavya arasındaki komşu adaları ve Jutland Yarımadası’nı (Danimarka’nın kara bölgesini oluşturan yarımada) kapsar. Danimarka nispeten ılık ve nemli bir iklime sahiptir. Verimli topraklar ve düzlük arazi, topraklarının %75’inden fazla kısmında yoğun şekilde tarım yapılmasına olanak sağlar. İhraç ürünleri arasında süt ürünleri, et, kümes hayvanları ve yumurta yer almaktadır. Başkent Kopenhag hem tüm bölgenin en büyük metropoliten alanıdır hem de malların toplandığı, depolandığı ve gemilerle nakledildiği önemli bir limandır.

İzlanda Avrupa kıtasının uzak batısında, Arktik Çember’in tam güneyinde yer almaktadır. İzlanda İskandinav yarımadasındaki iklim özelliklerine benzer özelliklere sahip olmasına rağmen burada iklim daha serttir. Küçük boyutta bir ülkenin nüfusuna (263,000) sahip olan ülkede nüfusun yaklaşık yarısı başkent Reykjavik’te yaşamaktadır. Bugünkü İzlanda nüfusunu Norveç ve Danimarka’dan göç edenler oluşturduğu için İzlanda kuzey bölgesi ile etnik açıdan benzerliklere sahiptir. İzlanda’nın ekonomisi neredeyse tamamen denize yönelmiştir. Ülkenin yıllık ihracatının %80’den fazlasını balık üretimi oluşturmaktadır.

7.4. Akdeniz Avrupası (Güney Avrupa)

Akdeniz Avrupa’sı Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz’i ve mini ada-devlet Malta’yı içine alır.

Yunanistan topraklarının 1/3’ü ekilip biçilmektedir. Ülke nüfusunda (10.7 milyon) kırsal nüfus miktarı oldukça yüksektir. Yunanlı çiftçiler ülke içinde tüketilmeleri için buğday ve mısır, ihracata yönelik olarak da tütün, pamuk ve tipik Akdeniz ürünleri olan zeytin, üzüm, turunçgiller ve incir üretmektedirler. Her on Yunanlıdan altısı şehir ve kasabalarda yaşar; en büyük şehir başkent Atina’dır (3.5 milyon). Atina sınırlı sanayi faaliyetleri yanında bir ticaret ve kültür (özellikle eski Yunan tarihinin odak noktası olarak) merkezidir. Yunanistan sahip olduğu önemli tarihi mirası ve doğal güzellikleriyle turizmden önemli gelir elde eden ülkelerden biridir. Ülkenin diğer önemli gelir kaynağı sahip olduğu büyük deniz ticaret filosuyla yaptığı kargo taşımacılığıdır.

İspanya ve Portekiz’in yer aldığı İber Yarımadası Yunan Yarımadası’ndan daha büyüktür ve ham madde açısından daha şanslıdır. İspanya’da kırlar yoğun nüfuslanmıştır; ülke sanayi faaliyetlerindeki ağır gelişmenin bedelini kırlar üzerindeki (hâlâ sürmekte olan) yoğun nüfus baskısıyla ödemiştir. Özellikle kuzeydeki çiftlikler alışılmıştan küçük ve daha az verimlidirler. Tarımsal faaliyet fakir topraklar üzerinde ve düşük verimle sürdürülmektedir. İspanya’nın endüstriyel merkezi kuzeydoğuda Katalonya’nın metropolü Barselona’da (4.2 milyon nüfus) yer almaktadır. Bir diğer endüstri bölgesi ise Bilbao şehrinin kuzeyindeki Bask bölgesidir; burada özellikle metal ve makine endüstrisi gelişmiştir. Diğer iki yoğun nüfuslu alan güneyde Andalusia (Guadalquivir Nehri’nin Atlantik’e açıldığı yer) ve ülkenin merkezinde yer alan başkent Madrid’tir (4.5 milyon nüfus). Portekiz ise Atlantik kıyısında yer alır. Nüfusun büyük kısmı kıyıdaki alçak alanlara yayılmışken az miktarda nüfus İberPlatosu’nda yaşamaktadır. Lizbon (2.4 milyon nüfus) ve Porto (1.1 milyon nüfus) ülkenin en önemli şehirsel merkezleridir.

İtalya’nın güneyi ile Sicilya ve Sardunya adalarında Akdenizli yaşam tarzı ve ekonomisi egemendir. İtalya birçok açıdan birbirinden oldukça farklı iki bölgesiyle (kuzey ve güney) adeta iki ülke gibidir. Kuzey Batı Avrupa yaşam tarzı ve Avrupa’nın merkezine yakınlık gibi avantajlara sahipken, güney yüzyıllardır özellikle iş olanakları açısından durgun bir bölgedir. Başkent Roma (3 milyon) bu birbirine zıt iki bölge arasında yer alır. 58.1 milyon nüfuslu İtalya Akdeniz Avrupası’nın en gelişmiş ülkesidir. Hem endüstriyel ve tarımsal üretimi hem yaşam standardıyla Batı kültürüne katkı sağlamaktadır. Günümüzde İtalya’nın merkezi Roma’nın tarihi bölgesinden, kuzeyde Po Havzası’nın merkezindeki Lombardy’e kaymaktadır. Po nehri ve kollarının oluşturduğu Po ovası Apeninler ve Alpler arasında yer alır, Akdeniz Avrupası’nın en büyük ovasıdır ve tarım için ideal koşullara sahiptir. Ovada tam olarak Akdeniz iklim özellikleri egemen değildir; yağışlar tüm yıla dağılmıştır. Alpler ve Apeninlerden elde edilen hidroelektrik ülkenin tek yerel enerji kaynağıdır. İtalya, Almanya’nın ardından Avrupa’nın en büyük çelik üreticisidir. Metal endüstrisi, özellikle otomobil üretimi çok gelişmiştir. Turin en büyük otomobil üretim, Cenova en büyük gemi yapım endüstrisinin merkezleridir.

Lombardy’nin merkezinde yer alan Milan, Kuzey İtalya’nın en önemli şehridir. Milan yalnızca İtalya’nın finans, bankacılık ve hizmet endüstrisi merkezi değil aynı zamanda bütün Akdeniz Avrupası’nın en önemli imalat (üretim) merkezidir. Hiçbir İtalyan şehri endüstriyel çeşitlilik (tarımsal ekipmanlardan televizyon setlerine, ipekten ilaca ve porselenden ayakkabıya kadar) açısından Milan ile rekabet edemez. Milan, ülke nüfusunun yalnızca % 8’ine sahip olmasına rağmen, tüm ülke gelirinin % 30’unu karşılamaktadır. Bu durum Milan’ı tüm Avrupa’nın en zengin şehirleri arasına sokmaktadır.

7.5. Doğu Avrupa

Doğu Avrupa (ya da bazılarına göre, Rusya’yı dışarıda bırakarak, Doğu Merkezi Avrupa) Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya’nın arta kalan kısımlarından (Sırbistan-Karadağ, Slovenya, Hırvatistan, Bosna ve Makedonya) oluşur; bu 12 ülkeye aslında Sovyetler Birliği’nden kalan, 1991’de bağımsızlıktan sonra Doğu Avrupa’ya katılan beş cumhuriyet de eklenmektedir: Latviya (Letonya), Litvanya, Belarus, Moldava ve Ukrayna.

“Doğu Avrupa” adı yüzyıllardan (hatta bin yıldan) beri parçalanma, istikrarsızlık ve kargaşa ile eş anlamlı anlaşılmıştır. Bölge fiziki coğrafya koşulları bakımından da ilk bakışta dağlar ve ovalarla domino tahtasına benzer bir görüntü vermektedir. Merkezde ve güneyde yer alan dağlar farklı yükseltilerde ve çeşitli arızalı tiplerdedirler. Kuzeyde ve merkezde Tuna boyunca uzanan ovalar ise değişen derecelerde düzlükler, verimlilik, sıcaklık, nemliliktedir ve tarımsal olarak Avrupa’nın bazı en iyi tarım alanlarından bazı en yoksul olanlarına kadar farklılık gösterirler. Bölge fiziki coğrafya açısından bakıldığında dört alt bölgeye ayrılmaktadır:

    Kuzey Ovası; Polonya’nın büyük kısmını içine alarak güneyde Karpatlar ve Südetler ile kuzeydeki Baltık Denizi arasında uzanır;
    Merkezdeki Dağlık Kuşak; Karpat Dağları ve daha batıda Çek sınırı boyunca uzanan daha alçak tepelerin oluşturduğu bir merkezi dağ kuşağıdır;
    Tuna Ovaları; Dağlarla sınırlanmış ve suları Tuna Nehri ve kolları tarafından akıtılan iki ana düzlük ya da alçak alandan (Büyük Macar Ovası ve Romanya’daki Eflak ve Moldavya ovaları ile Bulgaristan’ın kuzey kenarı) oluşur ve Avrupa’daki en verimli geniş tarım alanlarını içerir.
    Güneydeki Dağlık Kuşak; Balkan Yarımadası’nın büyük kısmını kaplar. Bulgaristan, eski Yugoslavya’dan türeyen ülkeler ve Arnavutluk bölgenin dağlık kesimlerini oluşturan ülkelerdir ama aralarda bazı yerlerde düzlükler de vardır.

Doğu (Merkezi) Avrupa’da bir başka bölge ayırımı da siyasal-coğrafi çerçeve içinde ülkelerin farklı gruplarda toplanmaları şeklinde yapılabilmektedir:

    Baltık Denizi’ne Bakan Ülkeler: Doğu Avrupa kuzeyde Baltık Denizi’nden Karadeniz’e ve güneyde Adriyatik’e, doğuda Rus sınırından batıda Alman sınırına kadar uzanmaktadır. Bu ülkeler arasında Polonya, Litvanya, Latviya-Letonya ve Belarus (Beyaz Rusya) yer alır; her ne kadar Belarus’un Baltık Denizi’ne kıyısı bulunmuyorsa da, söz konusu üç ülkeyi kuşatmakta ve kıyıdaki Rus toprağı Kaliningrad ile de doğrudan bağlantısı bulunmaktadır.
    Adriyatik Denizi’ne Bakan Ülkeler: Bunlar eski Yugoslavya’dan çıkmış karmaşık ve değişim hâlindeki ülke grubunu oluştururlar: Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Sırbistan ve Makedonya’dan oluşan bu grupta komşu ülke Arnavutluk da yer alır.
    Karadeniz’e Bakan Ülkeler: Bu ülke grubu da Bulgaristan ve Romanya gibi eski Doğu Avrupa ülkeleriyle Moldavya ve Ukrayna gibi Sovyetlerden ayrılan yeni cumhuriyetleri içine alır. Moldavya aslında bir kara ülkesi iken iki Karadeniz ülkesi tarafından kuşatılmış durumdadır.
    Karaya Kilitli ya da Denize Kıyısı Olmayan Ülkeler: Eski Doğu Avrupa’nın merkezinde, kalbinde yer alan ülkelerdir. Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan bu gruba girer. Çek Cumhuriyeti bölgenin en batısında yer alan ve bölge ülkeleri arasında en Batılı olan ülkedir. Macaristan Tuna Ovaları olarak anılan bölge içinde yer alır ve bu bölgenin çok büyük kısmını kaplar.

Uygulamalar

1) Bir Avrupa haritası üzerinde, kıtanın bölgesel ayrımının kavranması öğrencinin yararınadır. Bu inceleme öğrenciye farklı alt bölgelerde yer alan ülkelerin lokasyonlarını, komşularını, denizler ve boğazlara göre konumlarını öğretecektir. Her ülkenin haritasına (dersle ilgili PPT sunumun eşliğinde) ayrı ayrı bakılması ve öğenilen bilgilerin google earth’e bakılarak desteklenmesi yararlı olacaktır.
Bölüm Özeti

Avrupa’nın bölgelerinden ilkini (Batı Avrupa) altıncı bölümde görmüştük. Bu derste Avrupa’nın diğer dört bölgesi (Britanya Adaları, Kuzey Avrupa, Akdeniz Avrupası ve Doğu Avrupa) ele alınmıştır.

İskandinavya’ya ve Baltık ülkelerinde toplam nüfus miktarları ve nüfus yoğunlukları Avrupa Nüfus Ekseni’ne göre azalır. Zaten doğum azlığı (yıllık artış hızı yüzde 0.1 ile 0.3 arasında) nedeniyle nüfus artışında sıkıntılar olan İskandinav ülkeleri ile nüfusları genelde azalma eğiliminde olan Baltık ülkelerinin tümü 10’ar milyonun çok altında nüfusa sahiptirler; hepsinde nüfus azalması gözlenen Baltık ülkeleri Litvanya, Letonya ve Estonya zaten oldukça küçük ülkelerdir. Bütün bu ülkelerde nüfus, daha ılıman iklim koşullarının bulunduğu, kıyılarda ve en çok da başkentler etrafında toplanma göstermektedir. Baltık ülkelerinden Letonya’nın başkenti Riga bu kesimdeki milyonluk tek şehirdir.

Avrupa’nın güneyinde bazı kesimler her ne kadar yüksek yoğunluk alanları oluşturuyorlarsa da, Akdeniz ülkeleri, yukarıda belirtilen kuşağa benzer büyük bir nüfus toplanması meydana getirmezler. Genelde engebeli, kıraç vemaden yataklarından yoksun olan Akdeniz Avrupa’sının güney kesimleri daha fazla kırsal yoksulluk çekmiş ve sanayileşmede daha geç kalmıştır. Bölgenin sınırlı olan alçak alanlarında en yüksek yoğunluklar yer alırsa da, insanları besleme potansiyeli daha düşük, nispeten daha az nüfuslanmış olan yukarı kesimler daha şiddetli bir etki altındadır. Ormanların ortadan kalkması ve toprak erozyonu yüzyıllardan beri bu yamaçlar üzerinde işlemektedir ve her ikisi de Akdeniz Avrupa’sındaki aşırı insan baskısının sonuçlarıdır.

Akdeniz’in en kalabalık ülkesi İtalya’dır. Ülkenin kuzeyindeki Po Nehri vadisi bütün Akdeniz Avrupa’sındaki en büyük nüfus toplanma alanıdır. Zengin alüvyal topraklarıyla verimli tarım alanlarını içine aldığı gibi, büyük sanayi şehirleri Milano (3.6 milyon) ve Torino (1.6 milyon nüfuslu) da burada yer almaktadır. Marsilya’nın 1.5 milyon nüfusuyla en büyük şehirsel merkez olduğu Fransa’nın güneydoğusundaki Rhône Vadisi, İspanya’nın doğu kıyısı (Barselona 4.3 milyon nüfusuyla buradaki en büyük merkez) ve Yunanistan’da Atina (3.8 milyon) metropoliten alanı da Akdeniz’in oldukça yoğun nüfuslu diğer yerlerini oluşturmaktadırlar. Akdeniz ülkelerinin iç kesimlerinde de metropoliten şehirsel büyümeleri, özellikle başkentler çevresinde görülmektedir: Örneğin İtalya’da kıyıya oldukça yakın Roma (3.5) ile İspanya’da tamamen içeride kalan Madrid ( 6.1 milyon) gibi. Aslında, Türkiye’yi de Akdeniz Avrupa’sı içinde almak daha doğru olmakla birlikte, aradaki konumu (stratejik önemi de buradan kaynaklanmaktadır zaten) bölge olarak Ortadoğu ya da Güneybatı Asya’da da yer alabilmesini kolaylaştırıyor (Tümertekin ve Özgüç, 2011).

AVRUPA: NÜFUS, YERLEŞME VE EKONOMİK FAALİYETLER

Avrupa’nın beşerî coğrafyasının ele alındığı altıncı bölümde, bölgenin yerleşilmesi, nüfusun dağılışı ve şehirleşme üzerinde durulacaktır. Daha sonra, “Sanayi Devrimi”nin beşiği olan Avrupa’da ekonomik gelişme ve sanayi faaliyetlerine değinilecek ve sanayi bölgeleri ele alınacaktır. Dersin son bölümünde Avrupa’nın bölgelerine giriş yapılacak ve beş bölgeden ilki olan “Batı Avrupa” da bu bölümde işlenecektir.

6.1. Nüfus ve Yerleşme

2000 yıldan fazla bir süredir Avrupa teknolojik yenilikler, toplumsal ilerlemeler ve insanlığın aydınlanmasıyla ilgili başka birçok gelişmenin ocağı olmuştur. Ticaret ve sömürgecilik faaliyetleri yoluyla Avrupalılar kendi kültürlerinin elemanlarını yakın yüzyıllarda dünyanın her tarafına yaymışlar; ancak, bunu yaparken yerli toplumlar üzerinde çok ağır etkiler bırakmışlardır. Avrupa kültür gelişmesinin geçmişi Nil Vadisi ve Güneybatı Asya’ya kadar uzanır. MÖ 5000 yılında neolitik insan, tarım ve hayvancılık uygulamalarını da beraberinde getirerek, Asya’dan batıya doğru göçe başlamıştı. Birkaç bin yıl içinde yerleşik hâle geçerek “medenileşmiş yaşam” kavramını ortaya çıkaran bu insanlar Avrupa’nın her yerine yayıldılar ve Avrupalı yaşam tarzını da yaydılar. Bu arada Yunan medeniyetiyle de bağlantılı olmuştu bu gelişmeler. Daha sonra Roma İmparatorluğu egemen kültürel güç hâline geldi ve MS 4. yüzyıl sonlarına doğru Roma’nın etkisi bütün Akdeniz alanına yayıldı ve kuzeyde İngiltere’ye kadar uzandı. Askerî fetihlerle, şehirler inşa ederek ve iletişimi kolaylaştıracak bir karayolları ağı oluşturarak, Roma, bütün imparatorluk boyunca süren bir kültürel iz bırakmıştı. Önemli katkıları arasında Latin dili, Hıristiyan dini, hukuk ve siyasetle ilgili kavramlar, tarımsal ve teknolojik uygulamalar ve sayısız şehrin kuruluşu vardır. Daha sonra, bilindiği gibi, Avrupa kültürü Karanlık Çağ denilen bir devire girmişti.

Onbeşinci yüzyılın keşifler ve icatlar çağının başlamasıyla birlikte, güç ve etkinin odak noktası İber Yarımadası’na ve yavaş yavaş da Atlas Okyanusu’na bakan diğer ülkelere kaymıştı. Önce Portekiz ve İspanya tarafından başlatılan, daha sonra İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın bu iki ülkeyi izlediği keşifler sömürge imparatorluklarının kurulmasına ve milyonlarca Avrupalının da Yeni Dünya’ya göçmesine yol açmıştı. Sömürgelerdeki çevre ve insan kaynaklarının işletilmesinin Avrupa’da belli başlı ekonomik ve siyasal güçlerin gelişmesine katkısı büyük olmuştur. Bununla birlikte, birçok kültürel özelliğin yayılmasında rol oynayan Avrupalılar, keşifler çağıyla birlikte, yalnızca kendi bildiklerini dünyanın başka yerlerine kabul ettirmeye çalışmamışlar, “bilgi güçtür” (Francis Bacon) inancıyla başkalarından da çok şey öğrenmişler ve benimsedikleri fikirleri dünyanın başka yerlerine taşımışlardı. Bu çağ boyunca bütün medeniyetlerle temasa gelen yalnızca Avrupalılar olduğu için de, dünya bilgi ve ürünlerinin “yıkanma“ yeri de Avrupa olmuştu. Böylece, hiyerarşik yayılma şeklinde kültürel yayılmayla küresel bilgi Avrupa’dan dünyanın diğer kısımlarına aktarılmaya başlandı.

Avrupalılar Asya’dan aldıkları şeker kamışını Karayip bölgesine taşımışlar; Güneydoğu Asya’daki muzu Güney Amerika’ya; kakaoyu Meksika’dan Afrika’ya, kahveyi Arabistan’dan Güney Amerika’ya getirip ekmişlerdir. İlginç olan husus da daha sonra bu ürünlerin yetiştirilmesinin getirildikleri ülkelerin en önemli tarımsal faaliyetleri hâline gelmesidir. Avrupalılar birçok maddenin üretiminin yerini değiştirmekle kalmamış, birçok maddeyi de dünyanın her tarafındaki pazarlarda satılmak üzere, dünya ticaretine sokmuşlar; yeni pazarlar yaratmışlar, üretim, taşıma, pazarlama ve tüketimde her aşamanın kontrolünü ellerinde tutmuşlardır. Hint mallarını Çin’e, Güney Amerika mallarını Afrika ve Asya’ya tanıtırken, bir İngiliz Çin’den çaldığı çay bitkisini Kalküta’da yetiştirerek Hindistan ve Seylan’da (Sri Lanka) çay tarımı faaliyetinin gelişmesine yol açmıştır.

Onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında dünyayı etkileyen iki büyük devrim –Sanayi Devrimi ve Demokratik Devrim- de batı Avrupa’da başlatılmıştı. Buharın makineye uygulanmasının hızlandırdığı Sanayi Devrimi, mamul maddeler üretiminde ve de doğal kaynakların tüketiminde büyük artışlara yol açarken ticaret ağlarını genişletmiş ve sanayi şehirlerinin hızla büyümelerini sağlamıştı. Avrupa dünyanın ilk sanayi-şehir toplumunun gelişme merkezi ve- yerini yirminci yüzyıl başlarında ABD’ye bırakıncaya kadar- dünyanın egemen gücü hâline gelmişti. Demokratik Devrim ise aristokratların yönetimine ve çoğu fabrika işçisinin olumsuz toplumsal ve ekonomik koşullarına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (“Liberté, égalité, fraternité”) kavram üçlüsü bireysel insan hakları için bir rehber olarak geniş bir kabul görmüştü. Yönetilen halk, yönetim siyasetlerinin belirlenmesinde kendi seslerinin de çıkmasını hakları olarak talep etmişlerdi. Avrupa’dan çıkan bu devrimler, eşit olarak değilse de, büyük ölçüde dünyaya yayıldı. Günümüzde dünyadaki çatışmaların çoğunun nedeninin insan hakları konusundaki görüş farklılıklarına ve toplumların sanayileşmelerindeki düzey farklılıklarına gittiği görülmektedir.

Son kırk-elli yılda, yüzyıllarca süren çatışma ve iki dünya savaşının trajedilerini yaşadıktan sonra, Avrupalı devletler dayanışma yoluyla daha fazla ekonomik ve siyasal güç arama eğilimi sergilemişlerdir. Kıtanın siyasal parçalanmışlığıyla bağlantılı, daha önce mevcut dezavantajlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra aşama aşama geliştirilen Avrupa Topluluğu, ulusal ekonomi ve ulusal yönetimlerin bütünleşmesi için esas birlik olarak ortaya çıkmıştır. Savaş sonrası dönemin büyük kısmında Avrupa’nın bütünleşmesinde en önemli engel, Doğu Avrupa’nın komünist ülkelerini yalıtmak için inşa edilen “Demir Perde” olmuştu. 1989’dan sonra, komünizmin çöküşüyle, Batı Avrupa devletlerinin Doğu Avrupa’daki komşularına erişme ve kıtanın birleşme sürecini ilerletme olanağı yeniden doğmuştur.

Avrupa, modern zamanlarda, Amerikalara, Avustralya’ya ve başka deniz-aşırı âlemlere yerleştirmek üzere milyonlarca nüfusunu göndermişti. Yerel toplumlara üstün geldikleri yerlerde Avrupa’dan gelen beyaz yerleşmeciler yeni topluluklar yaratmışlardı. Yeni vatanları olan Güney Afrika ve Cezayir gibi azınlıkta kaldıkları yerlerde bile temelden büyük değişikliklere yol açmışlardı. Şimdi ise Avrupa kendisi bir göçmen dalgasıyla karşı karşıya bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonundan beri çok sayıda göçmen Avrupa’ya, fakat özellikle de Batı Avrupa’ya gelmiştir. 1990’a doğru Batı Avrupa’da, bölge nüfusunun yüzde 8’den fazlasını oluşturan 13 milyon göçmen yaşamaya başlamıştır. 1960’lar ve 1970’lerde Avrupa’daki sanayi patlaması sırasında ortaya çıkan iş olanaklarından yararlanmak üzere gelenlerin hemen hemen tümü, birçoğu nispeten yakın ülkelerden (Türkiye ve Cezayir gibi) olmak üzere, Üçüncü Dünya’dandı. Diğerleri de, sömürge döneminden dolayı kendi haklarını kullanarak, Endonezya, Angola ve Surinam gibi daha uzakta kalan, bir zamanların sömürgelerinden gelmişlerdi. Kökenleri ne olursa olsun, büyük bir çoğunluk, iş olanaklarının ve diğer kolaylıkların yer aldığı Avrupa’nın büyük şehirlerine yerleştiler.

Avrupa’daki kalkınma patlaması sırasında bu göçmenler kendilerine iş bulmuşlar ve genellikle hoş karşılanmışlardı. Fakat Batı Avrupa ekonomisi 1980’lerde yavaşladığında, yeni gelenler de artık hoş karşılanmıyorlardı. Daha fazla göçmene karşı muhalefet arttı; azalan işlerle ilgili olarak göçmenlerle Avrupalılar arasındaki rekabet de arttı. Şehirlerdeki toplumsal sorunlar da buna paralel olarak yoğunlaştı. Üçüncü Dünya göçmenleri için Avrupa, Avrupalıların Amerika’da buldukları erime potası ortamı olamıyordu. Avrupalı hükümetlere karşı ayırımcılık suçlamaları yöneltilirken, etnik mahallelere sahip birçok Avrupa şehri de daha önce hazırlıklı olmadıkları sorunların içinde buldular kendilerini.

Paris ve Amsterdam gibi belli başlı Avrupa şehirlerinin çoğunda, göçmenlerin kendi kültürlerinin bazı yanlarını ektikleri geniş mahalleler vardır artık. Fransa’nın önde gelen şehirleri (yalnızca Paris değil, Lyon ve Marsilya da) İslâm’ın hüküm sürdüğü, sokak işaretlerinin Arapça ve atmosferin Fas, Tunus ya da Cezayir şehrindeki gibi olduğu banliyölere sahiptir. Almanya’nın batısındaki şehirlerde Türklerin damgası da aynı şekilde güçlüdür. Amsterdam’da 300,000’in üzerindeki Surinamlı göçmen şehrin çehresini değiştirmiştir -eski sömürge nüfusunun yaklaşık yarısı şimdi Hollanda’da yaşamaktadır. Günümüzde Amsterdam’daki şehir içi okullardaki çocukların yarısı Hollandalı değildir ve şehrin toplumsal coğrafyası, beyaz sakinleri dış banliyölere taşındıkça, daha da hızla değişmektedir. Esas olarak Surinamlıların oluşturduğu siyahların şehir içindeki sayıları gittikçe artmaktadır ve şehrin toplam nüfusunun üçte birini aşacağı beklenmektedir. Bu tür değişimler, doğal olarak, kolaylıkla meydana gelmez; Amsterdam gibi birçok Avrupa şehri de gittikçe artan suçluluk ve bağlantılı sorunların sıkıntısını çekerek bunun bedelini ödemektedirler.

Böylece, bir yamalı toplum ve gelenekler hâline gelen Batı Avrupa’nın kendisi de yeni uyum sağlama ihtiyacı ve yeni bir toplumsal harita gerçeği ile karşı karşıyadır. Avrupa, “en uluslararası âlem” olarak tanımlanmıştır hep; şimdi de, yaşlanan nüfus yeni yeni göçmen akımlarına yol açtıkça, “en kültürlerarası âlem” hâline gelecektir.

6.1.1. Nüfusun Dağılışı

Avrupa, özellikle daha geç keşfedilen kıta ve bölgelere milyonlarca nüfusunu gönderdiği ve son iki yüzyıl içindeki savaşlarda yine milyonlarca nüfusunu kaybettiği hâlde, dünyanın en fazla değil ama en yoğun nüfuslu kıtası olma özelliğini hâlâ korumaktadır. Bununla birlikte, çeşitli ülkelerinde doğumların azalması ve nüfusun artış eğiliminin son derece yavaşlaması nedeniyle bir nüfus azalmasıyla karşı karşıya bulunmaktadır.

Her ne kadar Avrupa, Kuzey Çin ya da İndus Vadisi gibi ilk medeniyetlerin geliştiği alanlardan birisi değilse de, dünyanın yerleşilmiş en eski alanlarından birisidir. Avrupa’da özellikle büyük demografik sonuç doğuran olgu Sanayi Devrimi olmuştur. Şehirlere olan göçlerle birlikte şehirlerin büyümesi teşvik edilmiş ve nüfus artışı hızlanmıştır. Bölge en uzun sanayi geçmişine sahip olduğu için, Avrupa şehirlerin en fazla yoğunlaştığı ve nüfus artışının da en düşük oranda gerçekleştiği kıta olma özelliğini taşımaktadır.

Avrupa’nın oldukça büyük nüfus yoğunlukları içinde en göze çarpanı, genellikle Avrupa nüfus ekseni olarak da adlandırılan doğu-batı uzanımlı kuşaktır. Bu kuşak, merkezî ve güney İngiltere’den, Hollanda, Belçika, kuzey Fransa, Almanya, Polonya’yı geçerek doğuya, Ukrayna ve Rusya’ya doğru uzanır. Kuşağın büyük kısmı, tarımsal bakımdan oldukça verimli Büyük Avrupa Ovası içinde kalırsa da, burada çok az sayıda nüfus tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık, nüfusun çok büyük kısmı, akarsular ve kıyılar boyunca, Avrupa’nın bu kısmındaki kömür havzaları ve sanayi bölgelerinde yer alan sayısız şehir ve kasabada yaşamaktadır. Aslında burada tek tek büyük şehirlerden değil, yer yer neredeyse kesintisiz uzanan birden çok şehirsel kuşaktan söz edilebilir. Londra, Manchester, Brüksel, Amsterdam, Rotterdam, Essen, Berlin, Varşova ve daha güneyde Münih, Viyana, Prag ve Budapeşte bu kuşaklar içinde önde gelen şehirlerinden yalnızca birkaçıdır. Buna karşılık, İskandinavya’ya ve Baltık ülkelerine doğru ülkelerin toplam nüfus miktarları ve nüfus yoğunlukları azalır. Zaten doğum azlığı (yıllık artış hızı yüzde 0.1 ile 0.3 arasında) nedeniyle nüfus artışında sıkıntılar olan İskandinav ülkeleri ile nüfusları genelde azalma eğiliminde olan Baltık ülkelerinin tümü 10’ar milyonun çok altında nüfusa sahiptirler.

Akdeniz ülkeleri büyük bir nüfus toplanması meydana getirmezler. Akdeniz Avrupa’sının sınırlı olan alçak alanlarında yüksek yoğunluklar yer almaktadır. Akdeniz’in en kalabalık ülkesi İtalya’dır. Ülkenin kuzeyindeki Po Nehri vadisi bütün Akdeniz Avrupa’sındaki en büyük nüfus toplanma alanıdır. Zengin alüvyal topraklarıyla verimli tarım alanlarını içine aldığı gibi, büyük sanayi şehirleri Milano ve Torino da burada yer almaktadır. Marsilya’nın 1.5 milyon nüfusuyla en büyük şehirsel merkez olduğu Fransa’nın güneydoğusundaki Rhône Vadisi, İspanya’nın doğu kıyısı (Barselona en büyük merkez) ve Yunanistan’da Atina metropoliten alanı da Akdeniz’in oldukça yoğun nüfuslu diğer yerlerini oluşturmaktadırlar.

6.2. Ekonomik Gelişme ve Sanayi Faaliyetleri

Sanayi Devriminin başladığı ve dünyadaki ilk sanayi bölgelerinin oluştuğu Atlas Okyanusu’nun kuzeydoğu kesiminde -Batı Avrupa ülkelerinde- sanayi faaliyetleri, genelde, hâlâ yapılarını ve görünümlerini korumaktadırlar. Avrupa sanayi bölgeleri, Avrupa Birliği’nin odak noktasını, ana damarını oluştururlar.

İngiltere’de, maden kömürünün harekete geçirdiği sanayi faaliyetleri, zamanında, dünyada eşi olmayan bir alansal uzmanlaşma kalıbı meydana getirmişti. Günümüzde bu kalıbın büyük kısmı, farklılaşma, yeniden-yerleşme ve çeşitli hatalar nedeniyle kaybolmuş; İngiltere, modern teknolojik gelişmelere ayak uydurmada başarısız kalmıştır. Bir zamanlar sanayinin modernleşmesinin adeta anıtı olan fabrikalar aslında hâlâ işletilmektedir ama yaşlanmış, yetersiz, yavaş, verimsiz ve işletilmesi pahalıya mal olarak. Kuzey İngiltere’deki Midlands sanayi şehirlerinin büyük ölçüde önem kaybetmeleriyle, buralardaki sanayi yatırımlarının yönelebildikleri yer, İngiltere’nin tarihi odak noktası olmuştur; yani, Londra. İngiliz Adaları’nın hâlâ en büyük iç pazarı olan Londra, dış pazarların rekabeti arttıkça yerel imalâtçılar için daha da önemli hâle gelen bir pazar olmuştur. Bütün bu gelişmeler, enerji sağlanmasında maden kömürünün azalan (nükleer enerjinin artan) önemini, durmadan yenilenen makineleşmeye ayak uydurma arzusunu ve dev bir iç pazar oluşturmasına ek olarak Londra’nın iyi bir ithalat limanı da olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Böylece Londra, aynen Paris gibi, Avrupa bölgesi içinde anahtar bir sanayi alt-bölgesi olarak belirmektedir.

Sanayi Devrimi kıta Avrupa’sına yayıldığında Paris zaten Avrupa’nın en büyük şehriydi; ama Paris’in, aynen Londra gibi, yakın çevresinde ne maden kömürü ne de demir yatakları vardı. Paris, çevresindeki yüzlerce kilometrelik alan içindeki en büyük yerel pazardı ve mevcut kara ve suyolu ağına demiryolları da eklendiğinde, şehrin merkeziyet durumu daha da güçlenmişti. Londra örneğinde olduğu gibi, Paris de hemen belli başlı sanayileri kendisine çekmiş ve şehir öteden beri ün yaptığı lüks maddelerin (mücevherat, parfüm ve giyim eşyası) imalatında olduğu kadar, otomobil montaj ve imalâtı, metalürji ve kimyasal maddeler imalâtında da önemli bir büyüme göstermiştir. Hazır ve bol işgücü, mamul maddelerin dağıtımı için ideal bir bölgesel konum, devlet dairelerinin varlığı, yakın bir okyanus limanı (Le Havre) ve Fransa’nın en büyük iç pazarıyla Paris’in büyük bir sanayi merkezi olarak gelişmesi rastlantısal değildir. Fransızlar, Paris dışında da, Avrupalıların diğer yerlerde yaptıklarını yaptılar ve üretim hacmi bakımından başka bölgelerle rekabet edemeyecekleri için uzmanlaştılar -kaliteli dokumada, hassas ölçme aletlerinde, otomobilde ve de tabii şarap ve peynirde.

Gerçekten de, günümüzde Batı Avrupa sanayi bölgelerinin büyük kısmı belirli sanayi ürünleri ticaretinde uzmanlaşmışlardır. Böylece, Avrupa dışında, özellikle Asya ülkelerinin sanayi ürünlerinin rekabetinden kaçınmak yanında, Batı Avrupa ülkeleri arasında da belirli ürünlerde üstünlüğü koruyacak duruma girmişlerdir. Bu durumun meydana gelmesinde, Batı Avrupa ülkelerinin kendi aralarında oluşturdukları Avrupa Birliği’nin (önceki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu) etkisi tartışılmaz. Bu örgütlenme, topluluk içindeki her ülkenin, tarım ve diğerlerinde olduğu gibi, sanayide de rolünün belirlenmesini gerekli kılmıştır.

Avrupa’nın maden kömürü yatakları, batıdan doğuya doğru uzanan bir kuşak hâlindedir ve bu kuşak sanayinin de geliştiği alan olmuştur: Güney İngiltere’den başlayıp, kuzey Fransa ve güney Belçika, Hollanda, Almanya’dan geçerek güney Polonya’da Silezya’ya kadar uzanır bu kuşak. Demir cevheri de hemen hemen aynı kuşakta yer aldığından, Avrupa’nın Sanayi Kuşağı böylece daha iyi anlaşılmış olur. Örneğin Almanya’da sanayi Avrupa Sanayi Kuşağı içinde kalan alanda, maden kömürü yataklarına bağlı olarak, yoğunlaşmıştır. Savaş öncesi dönemde üç büyük sanayi alanı ortaya çıkmıştı: Batıda Hollanda sınırına yakın Ruhr; Çekoslovakya sınırına yakın (şimdi Almanya’nın doğusunda) Saksonya; ve şimdi Polonya’da kalan Silezya. Savaş sonrasında Almanya’nın elinde bunlardan yalnızca Ruhr kalmıştı, fakat Ruhr gelişerek Avrupa’nın en yoğun sanayi bölgesine dönüştü. Günümüzde Almanya Avrupa’nın da en büyük gücü durumundadır. Adını Rhein Nehri’nin küçük bir kolundan alan ve 9,934 km2’lik bir alan kaplayan Ruhr sanayi bölgesinde yüksek nitelikli kaynaklar, çok iyi bir erişebilirlik (Köln, Bonn ve Dortmund havalimanları, Duisburg’da dünyanın en büyük, Köln’de ise Avrupa’nın ikinci büyük kara içi limanı) ve büyük pazarlara yakınlık (Köln-Düsseldorf-Duisburg-Essen-Dortmund) bir bileşim hâlinde avantaj oluşturmaktadırlar. Yerel demir cevheri yatakları tükendiğinde, ithal demir cevherini tek bir yüklemeyle getirmek, bu yüzden, çok kolay olmuştu. 1870’lerden beri ağır sanayi ürünleri (ve de savaş için tanklar ve silahlar) akıtan Ruhr bölgesi, fabrikaları, 11 milyon nüfusu, 3.7 milyon çalışanı (1.5 milyon imalâtta, 2.2 milyon hizmetlerde) ile Avrupa’nın en büyük sanayi konürbasyonudur. Günümüzde de Ruhr avantajlı bir bölge (Almanya’nın 100 büyük şirketinin 40’ı ve 44 üniversite yine burada yer alıyor) olarak kalmışsa da, Kuzey Amerika’da ve Avrupa’nın diğer yerlerindeki tesislerin yaşlanma sorunu burasının (Rheineland ile birlikte) geleceğini de belirsiz bırakmaktadır.

Saksonya ise daima beceri ve kaliteye önem vermiş, optik aletler ve fotoğraf makineleri, dokuma ve seramik gibi ürünleriyle tanınmış bir bölgedir. Leipzig ve Dresden’in şehirsel merkezlerini oluşturduğu Saksonya, şimdi iki Almanya’nın birleşmesinin sancılarını çekmekte fakat aynı zamanda da Almanya’nın ekonomik plancılarının yeniden canlandırmaya çalıştıkları ana hedeflerini oluşturmaktadır. Biraz daha doğuya doğru, şimdi Polonya içinde yer alan ve Çek Cumhuriyeti’ne doğru da uzanan Silezyada ilk önce Almanlar tarafından geliştirilmişti. Saksonya-Bohemya-Silezya sanayi ekseni kaliteli maden kömürü yatakları ve Ukrayna’dan gelenlerle takviye edilen, daha zayıf demir cevheri yataklarına dayanarak gelişmiştir. Avrupa Sanayi Kuşağı içinde Belçika’da ise iki sanayi koridoru dikkati çekmektedir. Bunlardan biri, maden kömürüne dayalı, Charleroi ve Liège’den geçen, ağır sanayinin yer aldığı doğu-batı ekseni; ikincisi ise, Brüksel ve Antwerp’den geçerek Charleroi’dan kuzeye uzanan, daha hafif ve daha çeşitlenmiş sanayi faaliyetlerinin yer aldığı koridordur.

Avrupa’nın sanayideki başarısı yalnızca hammaddeye dayanmamıştır; usta işgücü ve yüksek derecede uzmanlaşma da yoğun bir ürün değiş-tokuşuna yol açan çeşitli sanayi kuşaklarının oluşmasını sağlamıştır. Bu değiş-tokuş Avrupa’nın doğal ulaşım güzergâhlarıyla çabuklaşmış, insan-yapısı ulaşım ağlarıyla da güçlenmiştir. Böylece de sanayi faaliyetleri ilk çıkış kaynaklarından çok uzaklara, hâlen Avrupa’nın belli başlı sanayi merkezlerinden birisi olan kuzey İtalya’ya, İspanya’da Katalonya (Barselona’da çekirdekleşerek) ve kuzeydoğu İspanya’ya, güney İsveç’e ve güney Finlandiya’ya kadar yayılmıştır. Ancak bunlar ve Avrupa’nın burada belirtilemeyen başka sanayi alanlarının hepsi, kıtanın dev sanayi kütlesi içinde çekirdekleşmiş üst düzeydeki parçaları oluşturmaktadırlar.

Kuzey Amerika’da ve İngiltere’de olduğu gibi, kıta Avrupa’sı ülkelerinde de ilk sanayi bölgeleri maden kömürü ve demir cevherine bağlı olarak ortaya çıkmış ve gelişmişlerdir. Sanayinin yer seçimini etkileyen ekonomik, toplumsal ya da siyasal çeşitli etkenler bu bölgelerin önemlerini korumalarında, kaybetmelerinde ya da yeniden kazanmalarında değişik roller üstlenmişlerdir. Kullanılan hammadde ve enerji kaynağındaki değişimlerle siyasal kararların bir sanayi bölgesi üzerindeki etkisini aşağıya alınan örnek çok iyi resimlendirmektedir:

Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde her biri belirli bir sektörde uzmanlaşmış sanayi bölgeleri bulunmakla birlikte, bunların hiç birisi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bulunan kuşaklarla boy ölçüşemez. Merkezi planlama ülkeleri olarak anılan bu ülkelerdeki sanayileşmede şimdiye kadar üretim mallarına, özellikle ağır sanayiye önem verilmiş, tüketim malları üzerinde durulmamıştır. Doğu Avrupa sanayi bölgesi, aslında, bu kesimdeki ülkelerdeki komünizm öncesi yatırımlar ve geleneklerden gelmiştir. Son derece farklılaşmış; çoğu kez Sovyetler tarafından üretilen hammaddelere bağımlı kalmış ve özelleşmiş mallar üretmiştir. Komünist planlama ve siyaset, aynen rejim öncesi yatırımların yaptığı gibi, izlerini bırakmıştır. Geri kalan dört bölge ise B.D.T. içinde kalmaktadır. Buralardaki fabrikalar ve üretim türleri büyük çapta planlı ekonomi kökenlidir. Söz konusu dört bölgeden üçü yerel enerji kaynaklarıyla yerel hammaddeye dayalıdır. Ayrıca her biri kendi kendisine yeterli olmaya çalışmıştır. 1990’lardan sonraki çöküş sanayiyi de çok olumsuz etkilemiş; zaten donanım ve işletme açısından köhneleşmiş olan sanayi durma noktasına gelmiştir. Bu ülkeler hâlen bir yeniden-yapılanma ve örgütlenme süreci içindedirler.

Uygulamalar

1) Öğrencilerhem Avrupa genel hem de ülkeler ile ilgili beşerî haritalara bakmalı ve böylece ülkelerin sınırlarını, komşularını ve başlıca yerleşmelerin lokasyonlarını öğrenmelidir. İlgili web sitelerine (wikipedia, World Bank, World Factbook, Encyclopedica Britannica gibi) ve google earth’e bakmaları yararlı olacaktır.

Bölüm Özeti

Bu bölümde, Avrupa’nın beşerî coğrafyasını ele alınmış ve bölgenin yerleşilmesi, nüfusun dağılışı ve şehirleşme üzerinde durulmuştur. Daha sonra, “Sanayi Devrimi”nin beşiği olan Avrupa’da ekonomik gelişme ve sanayi faaliyetlerine değinilmiş ve sanayi bölgeleri ele alınmıştır.

Dünyada, özellikle daha geç keşfedilen kıta ve bölgelere milyonlarca nüfusunu gönderdiği ve son iki yüzyıl içindeki savaşlarda yine milyonlarca nüfusunu kaybettiği hâlde, Avrupa, dünyanın en fazla değil ama en yoğun nüfuslu kıtası olma özelliğini hâlâ korumaktadır. Avrupa’nın toplam nüfusu Doğu ya da Güneydoğu Asya’nınkine yaklaşamaz; fakat toprak bakımından oldukça küçük olan yüzölçümü yüksek bir yoğunluğa sahip olmasına yol açmaktadır. Bununla birlikte, çeşitli ülkelerinde doğumların azalması ve nüfusun artış eğiliminin son derece yavaşlaması nedeniyle bir nüfus azalmasıyla karşı karşıya bulunmaktadır.

Her ne kadar Avrupa, Kuzey Çin ya da İndus Vadisi gibi ilk medeniyetlerin geliştiği alanlardan birisi değilse de, dünyanın yerleşilmiş en eski alanlarından birisidir. Avrupa’da özellikle büyük demografik sonuç doğuran olgu Sanayi Devrimi olmuştur. Şehirlere olan göçlerle birlikte şehirlerin büyümesi teşvik edilmiş ve nüfus artışı hızlanmıştır. Bölge en uzun sanayi geçmişine sahip olduğu için, Avrupa şehirlerin en fazla yoğunlaştığı ve nüfus artışının da en düşük oranda gerçekleştiği kıta olma özelliğini taşımaktadır. Avrupa’da nüfusun dağılışı da sanayileşmeden etkilenmiştir; bu bakımından gelişmiş ya da sanayi için gerekli kaynaklara sahip alanlar daha fazla sayıda nüfusu kendilerine çekmişlerdir.

Oldukça büyük nüfus yoğunlukları Avrupa’da da yaygındır; fakat en göze çarpanı, genellikle Avrupa nüfus ekseni olarak da adlandırılan doğu-batı uzanımlı kuşaktır. Bu kuşak, merkezî ve güney İngiltere’den, Hollanda, Belçika, kuzey Fransa, Almanya, Polonya’yı geçerek doğuya, Ukrayna ve Rusya’ya doğru uzanır. Kuşağın büyük kısmı, tarımsal bakımdan oldukça verimli Büyük Avrupa Ovası içinde kalırsa da, burada çok az sayıda nüfus tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık, nüfusun çok büyük kısmı, akarsular ve kıyılar boyunca, Avrupa’nın bu kısmındaki kömür havzaları ve sanayi bölgelerinde yer alan sayısız şehir ve kasabada yaşamaktadır. Aslında burada tek tek büyük şehirlerden değil, yer yer neredeyse kesintisiz uzanan birden çok şehirsel kuşaktan söz edilebilir. Londra, Manchester, Brüksel, Amsterdam, Rotterdam, Essen, Berlin, Varşova ve daha güneyde Münih, Viyana, Prag ve Budapeşte bu kuşaklar içinde önde gelen şehirlerinden ancak birkaçıdır. Kuzey Denizi kıyısı, özellikle de Hollanda’da Rhein ve İngiltere’de Thames nehirlerinin ağızları Avrupa’nın uluslararası başlıca ticaret şehirlerinin lokasyonlarıdır. Madencilik ve sanayi merkezleri ise İngiltere’nin maden kömürü havzalarında, Almanya’nın Ruhr Vadisi’nde, Polonya’nın yukarı Silezyası ile Büyük Avrupa Ovası’nın güney kenarları boyunca uzanan bazı yerlerde bulunmaktadırlar; Avrupa Sanayi Ekseni boyunca bazı yerlerde aritmetik yoğunluklar çok yüksektir.

Author: Raşit Tunca