Namaz Hakkında Güzel Bilgiler

Namaz Hakkında Güzel Bilgiler


Aslında namaz bir emr-i ta’lilî değil, “emr-i teabbudi”dir. Dolayısıyla neden, niçin farz kılındı diye sorulamaz. Ancak, Rasûlüllah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde,

“Namaz, şükrün bütün kısımlarını içinde cem’ etmiş/toplamıştır” buyurmakla, namazın meşruiyetinin sebebinin Allah’ın nimetlerine şükretmek olduğuna işaret etmiştir.

Nitekim Üstazımız Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri vaazlarında, sabah namazından başlayarak her birerinde Allah’ın belli başlı ne nimetleri olduğunu ve bunun için de o nimetlere mukabil rek’at adetleri ile şükredildiğini izah buyurlarmış…

Yine Rasûlüllah Efendimizin, Mi’rac’a çıktığında, her gök ehlini ayrı ayrı ibadetlerde görüp onlara hayran kaldığını… Hz. Allah’ın da bütün gök ehlinin ibadetleri olan kıyam, kıraat, rükû, secde ve teşşehüdü birleştirerek O’na ve ümmetine bir Mi’rac hediyesi olarak günde 50 vakit farz kıldığını… Sonra Hz. Musa’nın Peygamberimizi ikaz etmesi ile Hz. Allah’a tekrar tekrar dönüp, rica ve niyazıyla 50 vaktin 5 vakte düşürüldüğünü kitaplarımız mufassalen bize beyan etmektedirler.

Dikkat: Hemen şunu ilave edelim ki, Hz. Allah 50 vaktın 45’ini bize bağışladı ya, biz de emrettiği beşini ona bağışlayarak bî-namaz olup çıkmıyalım. Çünki günümüzde bir mussallî (namazını kılan) Müslümanlar, bir de musallâ Müslümanları (ölünce namazı kılınanlar) var. Biz musallâya getirildiğinde namazı kılındığı için Müslüman sayılanlardan olmayalım.

Mevlâ-yi zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri buyuruyor ki:

“Namazı dosdoğru kılın, zekatı hakkıyla verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.’ Hem sabır (ve sebat) ile hem namazla Allah’tan yardım isteyin. Gerçi bu (sabır ve namaz nefislere) pek ağır gelirse de, kalbi Allah’a saygı ile ürperen kimselere ağır gelmez.” (el-Bakara,2 /43,45)

“Namazı bitirdiğinizde, gerek ayaktayken, gerek otururken ve gerek yanlarınız üzereyken hep Allah’ı zikredin. Emniyete-güvenliğe kavuştuğunuzda da namazı dosdoğru (tam erkânı ile) kılın. Çünkü namaz, mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (en-Nisa, 4/103)


İSLÂM TARİHİNDEN NAMAZLA ALAKALI BİR ANEKDOT

Taifliler Peygamberimize bir heyet gönderiyorlar… Ve “Biz iman edeceğiz, vergiyi (zekatı da) fazlasıyla vereceğiz. Yalnız senden üç ricamız vardır” diyorlar.

1. Bugüne kadar taptığımız bütün putlarımızı yıkabilirsiniz, ama bizim Lât isminde büyük bir putumuz var, ona hiç olmazsa iki sene daha müsaade edin. Onu yıkmayın, ayakta kalsın, diyorlar.

2. Diğer putlarımızı da siz Müslümanlar değil, biz yıkalım kıralım. Çünki, karılarımız bizimle alay ederler.

3 Namaz bize bağışlanacak. Çünki o bize çok ağır geliyor.

Zaten Hz. Allah da Bakara Suresi 45. ayetinde,

“Şüphesiz bu (namaz), kalbi Allah’a saygı ile ürperenler hariç, diğerlerine pek ağır gelir” buyurmuyor muydu?

Peygamberimiz bu heyete buyuruyor ki: “Putlarınızı kendi ellerinizle sizler kırabilirsiniz. Amma Lât’ın iki sene daha kalmasına izin veremem. Zekatınızı da veriniz ama şunu da iyi biliniz: Bir din ki, o dinde namaz yoktur. O dinde hayır da yoktur. Dolayısıyla sizleri namazsız Müslüman olarak kabul etmemiz mümkün değildir.” Hemen Halid bin Velid’i o heyet ile beraber Taife gönderiyor ve ona onların bütün putlarını Lât’ıyla Menât’ıyla yere sermesini emrediyor. Hz. Halid de bunu yapıp, geri dönüyor. Demek oluyor ki, Peygamberimiz namazsız bir din ve namazsız bir Müslüman kabul etmiyor…

HADİSLERDE NAMAZ

Hadis-i kudsi: “Allah Teala buyuruyor ki: (Habibim!) Ben senin ümmetinin üzerine 5 vakit namazı farz kıldım. Ve bununla alakalı da kendi indimde bir ahitte bulundum: Kim bu 5 vakti devamlı kılarsa, ben onu cennetime sokacağım; ama kim de devam etmezse, ona bir ahdim, bir garantim olmıyacak, ya Muhammed!” (et-Tâc, C. 1, S. 124)

“Kim temizliğine (taharet ve abdestine), vakitlerine tam riayet ederek 5 vakit namazını kılarsa, o namaz kıyamet gününde onun için bir nur ve yol gösteren bir delil olacaktır. Ama kim de o 5 vakit namazı kılmaz zâyi ederse, o da kıyamet günü Firavun ve Hâman’la haşr olacaktır.” (İhya, C. 1, S. 154)

NAMAZDA DİKKAT

Hz. Allah Taha suresi 14. ayette, “Ancak beni anmak için (sadece benim zikrim için) namaz kıl” buyurarak, namazda asıl maksadın Allah’a dönmek ve ihlâsla onu zikretmek, olduğunu beyan buyuruyor. Şu halde, namazı tam bir huzu’ ve huşu’ içinde kılmalıyız.

Sevgili Peygamberimiz bizleri; cemaate yetişeceğim, imamla bir rek’at daha fazla kılacağım diye, acele edip cami içinde koşarak namaza durmaktan men’ediyor… ve tam bir hazırlıkla Allah’ın huzurunda durup tekbir almamızı, yetiştiğimiz kısmı imamla kılıp, kalan kısmını imam selâm verdikten sonra yine tam bir huzu’ içinde itmam ve ikmâl etmemizi emrediyor. (Tecrid-i Sarih C. 1, Namaz bahsi)

Namazda lâubali davrananları ise şöyle ikaz ediyor:

“Herhangi biriniz başını imamdan önce secdeden veya rükû’dan kaldırınca, (yarin) Allah onun başını merkep başı, yahut Allah onun şeklini merkep şeklinde yapacağından korkmuyor mu?” buyuruyor. (Ramuzu’l-Ehadis, Harf-i Elif, Mim)

Yine bir hadisinde Peygamberimiz şöyle buyuruyor “Kul namaz içinde herhangi bir tarafa bakarsa, Hz. Allah ona kesinlikle buyurur ki: “Ey Âdemoğlu! Beni bırakıp ta nereye (kime) bakıyorsun? İyi bil ki, ben senin baktığından çok daha hayırlıyım!” (Muhtaru’l-Ehadis, Harf-i Ma)

Keza bir başka hadislerinde ise, ahir zamanda namaz kılanların çok olacağını, fakat namazın gerçek ruhundan gafil olarak kılacaklarını şöyle beyan ediyor: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelcek ki, bir mescitte bin (1000) kişi hatta daha çok insan namaz kılacak. Ama içlerinde bir tane bile hakiki mü’min olmıyacak.” (Ramuzu’l-Ehadis, S. 301)

NAMAZI İKAME (DOSDOĞRU KILMAK)

Rifâ’a ibnu Râfi (r.a.) anlatıyor: “Biz Mescid-i Nebevi’de (Rasûlüllah Efendimizle s.a.v. birlikte ve onun sohbetini dinler) iken bedevi kılıklı bir adam çıkageldi. Namaza durup, hafif bir şekilde (yani rükünleri, tesbihleri kısa tutarak) namaz kıldı; sonra namazı tamamlayıp Rasûlüllah’a (s.a.v.) selâm verdi: Efendimiz,

“Selâm senin de üzerine olsun. Ancak kalk namaz kıl, sen namaz kılmadın!” buyurdu. Adam döndü (tekrar) namaz kılıp geldi, Rasûlüllah’a selâm verdi. Aleyhissâlatu vesselâm Efendimiz selâmına mukabele etti ve:

“Kalk namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Adam bu şekilde iki veya üç sefer aynı şeyi yaptı, her seferinde Efendimiz (s.a.v.):

“Kalk namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Halk korktu ve namazı hafif kılan kimsenin namaz kılmamış sayılması herkese pek ağır geldi. Adam sonuncu sefer:

“Ben bir insanım; isabet de ederim, hata da yaparım. Bana (hatamı) göster, doğruyu öğret!” dedi. Rasûlüllah Efendimiz:

“Tamam. Namaza kalkınca önce Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al. Sonra (ezan okuyarak) şahâdet getir, ikâmet getir (namaza dur). Ezberinde Kur’an varsa oku, yoksa Allah’a hamdet, tekbir getir, tehlil getir, sonra rükûya git. Rükû halinde itminâna er (azaların rükûda mûtedil halde bir müddet dursun). Sonra kalk ve kıyam halinde itidâle er, sonra secdeye git ve secde hâlinde itidâle er, sonra otur ve bir müddet oturuş vaziyetinde dur, sonra kalk. İşte bunları (söylenleri) yaparsan namazını mükemmel (kılmış olursun. Bundan bir şey) eksik bırakırsan namazını eksilttin demektir.”

Râvi der ki: “Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bu sonuncu sözü Ashab’a önceki (Dön, namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!) sözünden daha kolay (ve rahatlatıcı) oldu. Zira (bu söze göre), anlatılanlardan bir eksiklik yapan kimsenin namazında noksanlık oluyor ve fakat tamamı heba olmuyordu.” (Tirmizi, Sünen, Salât 226; Ebû Dâvud, Sünen, Salât 148; Nesâi, Sünen, İftitah 105)

Dikkat: Demek ki adamın namazı bu şekilde kılmasındaki sebeplerden birincisi bu husustaki bilgisizliği ise, ikincisi de Rasûlüllah Efendimizin sohbetini kaçırmamak, ona yetişip dinlemekmiş. Yoksa günümüz Müslümanları gibi bir an evel mescitten fırlamak değil. Ama buna rağmen Rasûlümüz ona ne buyuruyor: “Kalk, namazını kıl! Çünki sen namaz kılmadın.”

Taberani’nin beyanına göre, yine Rasûlüllah Efendimiz mescitte Ashabı ile sohbet ederken, bir a’rabi (köylü) gelip mescidin bir tarafında namaz kılmaya başlıyor.

Ama namaz, Rasûlüllah’ın istediği huzu’ ve huşu’ ile, tadil-i erkân’la kılınan bir namaz değil. Peygamberimiz onun bu namazına bakıyor, tekrar bir daha bakıyor ve sonra Ashabına dönerek şöyle buyuruyor:

“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bu kişi bu namazı içerisinde bile ölse, yine benim dinim üzere haşr olamaz.”

Nitekim Hz. Allah,

“Ey İman edenler! Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (en-Nisa, 4/43) buyurmuyor mu?

Dikkat: Namaz için, içkiyle olan sarhoşluk gibi dünya sarhoşluğu da aynıdır. Mühim olan namazda kime ne dediğini, kimin huzurunda olduğunu ve ne okuyup, ne kıldığını bilmektir.

Hz. Ali (r.a.) buyurmuştur ki: “Bir Müslüman hakkıyla namaz kılmış ise, namazı kıldığı o yer ve amelinin yükseldiği gök, onun üzerine kıyamete kadar ağlarlar.” Ama aynı şey kâfirler için söz konusu değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,

“Semâ ve arz (gök ve yer) onların (kâfirlerin) üzerine ağlamadı. Onlara mühlet de verilmedi.” buyrulmuyor mu? (ed-Duhan, 44/29)

NAMAZIN ÖZÜ: SECDE

“Allah’a secde et ve sadece O’na yaklaş.” (el-Alak 96/19)

Rabi’ ibni Kâ’b (r.a.), bu zat uzun yıllar Rasûlüllah’a (s.a.v.) hizmet edenlerden… Bir gün yine Rasûlümüze abdest suyu, misvak, seccade getiriyor, önüne koyuyor. Bundan çok memnun olan Peygamberimiz ona,

“İste diyor. O da: “Ya Rasûlellah! “Seninle cennette de beraber olmamızı istiyorum” diyor.

Peygamberimiz: “Başka bir arzun var mı?” diyor. Hz. Rabi’: “Hayır!” deyince, Peygamberimiz ona: “Sen de çok secde ederek bana yardımcı ol ki, o âlemde de beraber olalım” buyuruyor.

Dikkat: İbadetlerin özü ve ruhu namaz, namazın özü ve ruhu ise secdedir.

“(Şeytan), sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” (el-A’raf, 7/17) demişti.

Bunun üzerine Hz. Allah şeytana 6 cihetten ikisini unutturdu. O da yukarısı ile aşağısıdır.

Bundan anlaşılıyor ki, kim şeytanın şerrinden kurtulup cehennemden paçayı kurtarmak istiyorsa, o ellerini ya semaya açıp Allah’a yalvarmalı veya secde’ye kapanıp ona kul olduğunu isbat ve itiraf etmelidir. Başka bir cepheden ve cihetten kurtuluş imkânı yoktur.

Nitekim Ruhu’s-Salât Aynü’l-Hayât kitabında buyuruluyor ki: “Şeytan aleyhillâne namaz kılan mü’mine, namazın her erkânında vesvese verebilir. Ancak kul secdeye kapanınca, kendisi secdeden imtina ettiği için kâfir olan Şeytan, işte o anda mü’minden ümidini keser, onu Rabbıyla başbaşa bırakır ve uzaklaşır. Çünki o anda artık kendi akıbetini düşenmektedir.”

Peygamberimiz bir hadisinde, 5 vakit namaz için aldığımız abdestlerimizi evimizin önünden akan bir nehirde günde 5 kere yıkanmamıza benzetiyor, 5 kere nehirde yıkananda nasıl kir kalmazsa, günde 5 kere abdest alıp, namaz kılanda da manevi olan kir, günah kalmaz, buyuruyor.

Ama bizim namaz ve ibadetlerimiz, Bağdat’ın en şöhretli ve şatafatlı devresini yaşayan, sarayının bir tarafı Dicle nehrine bakan Halife Harun Reşid’e, susuzluk çekmenin ne demek olduğunu yaşayarak bilen ve rahmet yağınca bir testi yağmur suyunu binbir zahmetle biriktirip getiren a’rabinin (köylünün) ikramına benziyor. (Mustafa Yazgan, Bir Testi Şebnem, Zaman, 13.02.1995)

NAMAZDA HUUDU’ VE HUŞU’

“Gerçekten mü’minler felah buldu. Ki onlar, namazlarını huşu’ içinde kılarlar.” (el-Mü’min, 23/1-2)

1- Huzu’ ve huşu’a Peygamberimiz’den (s.a.v.) örnekler: Peygamberimize bir gün güzel, nakışlarla süslü bir elbise hediye gelmişti. Peygamberimiz onu giydi ve ilk iş olarak teşekküren namaza durdu. Fakat namazda her nasılsa bir kere gözü o nakışlara kaydı. Namazdan sonra hemen onu çıkardı ve getirene iade etti. Yine eski gömleğini giyerek, ibadetine devam etti.

Ve yine bir gün, eskiyen nalinlerinin üzerlerine güzel kayışlar çakılmıştı. Ve nalinleri güzel olmuştu. Namazda gözü bir kere onlara kayınca, hemen secdeye kapandı ve buyurdu ki:

“Bu bakışımdan dolayı Cenab-ı Hakk’ın beni kendine düşman tutmaması için hemen ona secde ettim, yerlere kapandım” buyurdu ve dışarı çıktı, ilk rastladığı fakire onları verdi, yine eski nalinlerini giydi.

2- Hz. Talha (r.a.): Hz. Talha çok güzel bir hurma bahçesi satın almıştı. Bir gün bahçesinde namaza durdu. Namazı esnasında bir kuş ağaçlar arasında uçuyor ama bir türlü çıkamıyordu. (Belki de o, onu ikaz eden bir melekti). Hz. Talha’nın kalbi onunla meşgul oldu ve kaç rek’at namaz kıldığını şaşırdı. Bundan da çok üzüldü, Rasûlüllah’a gelerek durumu anlattı ve kalbinin dünyaya meylinden şikayet etti. Ve “Müsaade ederseniz bu namazın keffareti olarak, bu bahçeyi tasadduk etmek istiyorum” dedi, Rasûlüllah’da tasvip edince, bahçeyi Allah yolunda sadaka olarak verdi. (Kimya-i Saadet, S. 143)

3- İmam Birgivi namaz kılan Şeyhulİslâm’a neden selâm veriyor?

Aydınoğullarının Ödemiş Birgi’deki Şeyhulİslâm’ı, “ecdada söven” bir adamı Rasûlüllah’a hatta Hz. Âdem’e kadar sövmüştür kabul ederek, idama mâhkum ediyor. Adam idam edilirken ip kopuyor ve bu fetva boynunda adam günlerce kaçıyor, aç kalıyor, nihayet Birgi köylerinden birinde patates eken İmam Birgivi’ye rastlıyor. Yüzünün nur saçtığını görünce, ona güvenip sığınıyor ve yemek istiyor. İmam Birgivi de azığını ona veriyor. Kim olduğunu soruyor? Adam kaçmaktan saklanmaktan, artık bıkmış usanmıştır. Durumu olduğu gibi arz ediyor ve İmam boynundaki fetvayı alıp okuyor ve yırtıyor; onun yerine “Ecdad cem’i kıllettir! Dolayısyla birden başlar ama en çok ona kadar çıkar. Ondan yukarısına şamil değildir. Ey Şeyhulİslâm, dolayısıyla bu adam senin dediklerine sövmüş ve bu cezayı hak etmiş olamaz” diyor. Ve bu fetvayı eline verip Şeyhulİslâm’a onu geri gönderiyor.

Şeyhulİslâm, fetvasını yırtan bu adamı öfkeyle huzuruna celp ettiriyor. Mehmed Birgivi Şeyhulİslâm’ın huzurna getirilince, Şeyhulİslâm o anda namaz kılıyordu. Buna rağmen ona selâm veriyor. Şeyhulislâmın tepesi iyice atıyor, selâm verip namazdan çıktıktan sonra, “Bre cahil! Hiç ilimden, irfandan behrin yokmuş. Ki namaz kılana selâm veriyorsun” diyerek azarlıyor.

İmam Birgivi de, “Ben sana selâm verdiğimde sen namaz kılmıyordun ki” diyor. “Ya ne yapıyordum?” İmam Birgivi, “Evin biraz loşmuş da, bir marangoz getirtip, pençelerini biraz daha genişletmenin namazda projesini yapıyordun” diyor.

Şeyhulislâm hemen ayaklarına kapanıyor afvını istiyor ve, “Akşam ziyafetim var, seni de mutlaka ziyafetde bekliyorum, hem seni Aydınoğullarıyla (Melikimizle) tanıştırayayım” diyor. İmamı Birgivi de, “Bir şartla katılırım” diyor. “Nedir o?” diye sorunca, “Ben beraberimde getirdiğim, kendi erzağımdan (yiyeceklerimden) yiyeceğim” diyor. Şeyhulislâm ne kadar yemeklerinin helal olduğundan, bahsetse de İmam Birgivi teklifinde ısrar ediyor.

Nihayet akşam mükellef ziyafet veriliyor, onlar içi pilav dolu kuzu çevirmesi yiyorlar. O ise heybesinden çıkarttığı bir kaç zeytin ile iktifa ediyor. Bunun üzerine Şeyhulislâm ve Aydınoğulları, “Sen de bizimle ye. Kendi paramızla alınmış, soframız helâldir” diye çok ısrar edince, İmam Mehmed Birgivi, önlerindeki pilavı avuçluyor ve bir sıkıyor, yediklerinin kurtlanmış leşler olduğunu görüyorlar. Kendi yediği zeytinleri sıkıyor, ondan da nur çıkıyor.

“Sebebi nedir biliyor musunuz?” diyor, “Siz değil, ben el emeğimle geçiniyorum. Siz ise elin (başkalarının) emeği ile geçiniyor, onların hakkını yiyorsunuz.”

Kaili meçhul bir şairimiz de diyor ki:

İmrenme çarhı (yağlı) pilavına umeranın,

Ki ciğeri yağıyla pişmiştir fukaranın…

(Büyük Dini Hikayeler, S. 261)

4- Ecdadımızın namaz anlayışı: Girit adasının, feth edilmek için kuşaltıldığı günlerden birinde, ordu komutanlarından kahraman Zeynel Bey harp meydanında namaz kılıyordu. Venedikliler Humbara adı verilen bir topu fırlatmışlar ve top tam Zeynel Beyin yakınına düşmüştü. Bunu gören bütün askerler kaçıştılar, Zeynel Bey ise, namazına devam etmiş ve secdeye gitmişti.

O secdede iken top patlamış, fakat Zeynel Beyi Allah korumuş, ona hiç bir şey olmamıştı. Herkes Zeynel Beyin yanına koşmuş, onu tebrik ediyordu. Ordunun başkomutanı da gelmiş, Zeynel’i tebrik edip mükafatlandırmıştı. Ama Zeynel Beyin içini bir kurt kemiriyordu. O da top secdede iken patlasın diye, secdeyi biraz uzatmıştı. Acaba secdeyi biraz uzatmakla, namazı bozulmuş mu idi? Onun bu üzüntüsünü gören arkadaşları hemen ordunun müftüsünü bulmuş ve ondan secdeyi uzatmakla namazın bozulmayacağına dair, fetva almışlardı. İşte ancak ondan sonra Zeynel Bey de sevince boğulmuştu. Yoksa ne komutanın alnından öpmesi, ne de ona bir kese altın hediye etmesi, onu sevindirmemişti. (Büyük Dini Hikayeler, S. 267)

Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Ve O Aziz ve Rahim olan Allah’a tevekkül et, Ona güven, O öyle bir Allah’dır ki, namaza kalktığın zaman seni görüyor, secde edenlerle, secde ettiğinide görüyor. Çünki herşeyi, bütün inceliğiyle işitip, bilen Odur.” (Şuara, 217-220)

HZ. ALİ’YE GÖRE NAMAZA TEMBELLİK VE CEZALARI

Hz. Hafs Hz. Ali’den, Hz. Ali de Rasûlüllah’tan rivayet etmiştir ki:

Bir kimse namaz kılmakta, tembellik ederse, Hz. Allah o kimseye 15 ceza verir. Bunların altısı ölümden evvel, üçü ölüm halinde, üçü kabirde, üçü ise kabirden çıkarkendir.

Ölümden evvelkiler:

1. O kimseden salih (iyi insan) ismi kaldırılır.

2. Ömrünün bereketi giderilir.

3. Rızkının bereketi kalmaz.

4. Namazı terk edenin, diğer amellerinin de hasenatı (güzelliği), kaldırılır.

5. Duası kabul edilmez.

6. Diğer müminlerin ibadetinden hissesine düşen sevap artık ona verilmez.

Ölüm halinde olan 3 ceza ise şunlardır:

1. O kişi suda boğularak bile ölse, ölürken suya doymayacaktır.

2. Ölüm anı çok feci’ ve zor olacaktır.

3. Bütün dünya sanki üzerine bindirilmiş gibi çok zor can verecektir.

Kabirde olacak cezalar:

1. Kabri ona çok dar gelecek ve onu çok sıkacaktır.

2. Kabri zindan gibi, kapkaranlık olacaktır.

3. Kabirde meleklere cevap veremeyecek, çok zorlanacaktır.

Kabirden kalkarken olanlar:

1. Allah ona buğz edecek, rahmet nazarıyla bakmayacaktır.

2. Mahşerde hesabı çok şiddetli olacaktır.

3. Afva, şefaata mazhar olamayıp, cehennemi boylıyacaktır.

(Mekasidu’t-Talibin, S. 227)


SECDE HALİNDE CAN VERMEK İSTEYEN BİR KUL

Azrail aleyhisselâm Allah’ın sevgililerinden birine geldi, selâm verdi, kendini tanıttı ve ona, “5 dakikan kaldı, haydi ölüme hazır ol” dedi. Allah’ın bu sevgili kulu, “Ben her an hazırım” dedi. “Öyle ise senin ruhunu, hangi hâl üzere iken alayım?” dedi. Kul da, “Bu mümkün müdür, ya Azrail?” diye sordu. Azrail: “Evet!” deyince, “Secde halinde iken al, ya Azrail! Çünki kulun Allah’a en yakın olduğu an, secdede olduğu andır” dedi, yukarda gösterdiğimiz Alak Suresinin son ayetini okudu ve secdede iken ruhunu teslim etti… (İmam Gazali, İhya Tercümesi, C. 4, S. 835)


“Namaz kılmadığıma bakma, kalbime bak” diyenlere hatırlatmak lazım:

a) Bir havuza akan sular ne ise, o havuzdan da ancak o sızar. Havuza akan sular pis ise, ondan sızan su da elbette ki pis olacaktır. Şu halde senin âzalarından kalbine neler sızıyorsa, kalbinde olan da odur.

b) Bir kabın içinde ne varsa dışına da o sızar. “Sirke küpünden bal sızmaz!” Dolayısıyla bir kalpte ne varsa, ona bağlı âzalardan tezahür edenler de odur.

c) Kabirde kıblen, mahşerde ise ilk sorun namaz olacaktır. Sen orada; benim kıbleyi bilmediğime, namaz kılmadığıma bakma, kalbime bak deyip meleklerin ellinden kurtulabilecek misin?

d) Rabbımız, “… namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, fahşâ (çirkin utanmazlıklar)dan ve kötülüklerden alıkoyar…” (el-Ankebut, 45/29) buyuruyor. Peki kıldığımız namaz bizi kötülüklerden men ediyor mu? Etmiyorsa, neden? Demek ki kendimizi sorgulamamız gerekiyor: Namaz mı kılıyor, antreman mı yapıyoruz?

e) Senin kalbin Rasûlüllah’ın, Ashab’ın, Pîran’ın (Rasûlüllah’ın vârisi olan Allah dostlarının) kalbinden daha mı temiz ki, onları hep secdede görürken, seni hiç secdede göremiyoruz… deriz.

Meşhur Hoca-Bektaşi fıkrasını bilirsiniz… Bir Bektaşi’yi yakalayan Hoca ona diyor ki: “32 farzın 30’unu sana bağışladım. Haydi gel ikisini söyle.” Bektaşi de ona diyor ki: “Ya Hocam sen o kadar cömertsin, 32’inin 30unu bana bağışlıyorsun da, benim o kadar cimri olduğumu sana kim söyledi? Ben de o ikisini sana bağışladım, hadi bana evyallah!”

Biz ve çocuklarımız da fıkrada sözü edilen Bektaşi gibi olmayalım…


Devamlı namaz kılan bir Müslüman, kılmayan Müslümanı ikaz etmek için diyor ki: “Kardeşim! Sen 40 gün namaza devam et. Bak bir daha bırakabilir misin? Çünki onun zevkine varırsın.” Namaz kılmayan, kılmaya da niyeti olmayan da ona diyor ki: “Bak kardeşim, sen de 3 gün kıldığın namazı bir terk et, bak bakalım bir daha kılabiliyor musun?”

Ey Müslüman!

Bugün bir takım zındıklar senin abdestinle, namazınla, ibadetinle, hanımın başörtüsüyle alay etmiyorlar mı?

Bir takım reformistler-deformistler de, dinde reform yapacağız, dini değiştireceğiz, abdeststiz-namazsız din meydana getireceğiz, demiyorlar mı?

Dedenin 99’luk tesbihi ve sakalıyla, ninenin başörtüsü ve seccadesiyle alay etmiyorlar mı? Bunlar Müslüman olmadıklarına göre, (ne abdest, ne namaz bunlarda bulunmadığına göre) ne hakla Müslümanın diniyle Kitabıyla uğraşıyorlar ve ne hakla, ne hadle bilmedikleri şey hakkında ahkâm kesiyorlar?

Ne demeli, Mevlanamız demiş ki: “Gülistanı kargalar basınca bülbüller susar.” Yoksa öyle mi oldu? O devre o güne mi geldik?

Ey Müslüman!

Uyan! Artık din adamına, “Ormanları sakallı keçiler, milleti de keçi sakallılar mahv ediyor” diyerek hakaret eden, yazan-çizenlere aldanma, fırsat verme, destekleme. Seni dininden, seni aziz ecdadının yolundan, seni mukaddeslerinden, koparmak isteyen; seni köksüz, seni öksüz bırakmak isteyenleri, tanı artık!…

Çünki onlar sana baba olarak maymunu, yön ve önder olarak da Batı’yı-Batılıları göstererek seni köstekliyorlar. Ne olur, uyan! Uyan! Uyan artık!

ŞİİR

Hâcet-i dünya için, sen varırsın yüz yere / Hâcet-i ukbâ için, hiç koymazsın yüz yere

Ezanlar okundu, niçin duymadın? / Yatıp topraklara secde kılmadın.

Sen de benim kulum olmadın / Derse Allah ben ne cevap vereyim?

Yakmaz mısın nefse uyup, gezeni / Dünya benim deyip, konuşup düzeni

Anmaz mısın Sırat ile Mîzan’ı / Derse Allah ben ne cevap vereyim?

Yunus EMRE

“BİZ NAMAZ KILMIYANLARA KÂFİR DEMEYİZ AMMA…”

Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri buyurmuştur ki:

1. Biz namaz kılmıyanlara kâfir demeyiz amma, kâfirler de namaz kılmaz.

2. Cuma gününe mahsus olmak üzere zevâl vaktinde nafile namaz kılınabilir. Bu Cuma’nın kerametindendir.

3. Namazda seferilik hakkında cinler, Abdulvehhab-i Şa’rani hazretlerine sormuşlar, demişler ki: “Biz 18 saatlik yolu (sizin seferi müddetinizi) saniyede alabiliyoruz (tayy-i mekân ediyoruz). Seferilikte, biz de sizin tâbi olduğunuz ahkâma tabi miyiz?” Abdulvehhab-i Şa’rani Hazretleri de: “Evet tâbisiniz” buyurmuş ve cinnilere hitaben yazdığı “Keşfu’l-Hicâbi ve’r-Rân an Vechi Es’ileti’l-Cân” isimli kitabında böylece beyan etmiştir. (Yani sefer mevzuunda kıstasın-ölçünün yolculuktaki sür’at değil, mesafe olduğunu ifade buyurmuş.)

Author: Raşit Tunca